"Ruhul Kudüs’ün feyzi, yine yardım ederse,
Mesih’in yaptığını başkaları da yapar."*
Günümüz dünyasında sorunlar yumağı birbiri ardına düğümlenip dururken, aklımızın bir kenarında hep aynı soru ; “Ne yapmalı?”. Birçok batılı ve doğulu düşünürün bu adı taşıyan risaleleri, kitapları ve konuşmaları mevcut. Bu soruya cevap vermekten ise, bu sorunun ardında yatan; yani bu soruyu bizlere sordurtan sebepleri irdelemek taraftarıyım. Teşhisin koyulmasını, bu süreç sırasındaki takip edilecek olan metotları en az tedavi kadar da önemsiyorum.
“Ne yapmalı?” sorusu aslında bir kolaycılık ve kaçışın sorusu olmuş durumda. Dikkat edilecek olursa modern çağdaki bütün sorunlara karşı sorulan genel bir soru niteliğinde. Her düşünceye sahip insanların bu ortak soruyu sorması, ihtimaldir ki ortak bir sıkıntının / sıkıntıların ortaya konulmasıdır. Fakat bu soruyu sormak ve cevabı için çabalamak çoğu zaman bir çözümü getirememiştir. Şöyle ki, -ne yapmalı?- demek yine o modern sorunlar silsilesinden bir kopuş olamamakta, aksine modern çağdan bize miras kalan kolaycı, pratik ve hızlı (dolayısı ile çabuk tüketilecek, konjektürel ) bir reçete aramak istemektedir. Elbette ki insanoğlu yaratılışından bu güne düşünmekten hiçbir devirde istifa etmemiş, kendini ve hayatını sorgulayıp çözüm yolları için çabalamıştır. Burada irdelediğim “Ne yapmalı?” sorusu son birkaç yüzyılda zamanın olabildiğince hızlı algılandığı ve beraberinde pre-modern, modern ve post-modern (velhasıl modern) sorunları getirdiği bir çağda sorulan sorudur.
Kolaycılığa ve fikri tembelliğe kaçacak olan bir –ne yapmalı?- sorusu bizi başlangıç sorunlarımıza geri götürecek; içinden çıkamadığımız bir kısır döngüye hapsedecektir. Hiçbir çözüm sorunu oluşturan yol tekrar izlenerek sağlanamaz. Kaybettiğimiz bir eşya varsa– her zaman koyduğumuz yer/yerlerde olmadığı için kaybolmuştur-, sıradan arayışların dışında, onu bulunması muhtemel olmayan yerlerde aramalı.
Belki de olay sadece modernizme bağlanmamalı, bütün bir tarihiMİZİN okuması samimi ve ciddi olarak yapılması lazımdır. Bize yol gösterecek olan başlıca unsurlardan biri de geçmişteki deneyimlerimiz. Özetle tarihimiz. Bu birinci çoğul şahıs ekini milliyetçi bir manada da kullanmıyorum. Okuyucunun kelimelere hele buradaki –miz ekine alışıla gelen manalar yüklemesi en baştaki sorunumuza – düşünsel kısırlığa- geri dönüştür.
Sorunlarımız elbette var ve olacak. Ama kendimizin farkına vararak, kendimizi ve çevremizi o ayrıştırıcı kesin sınırlara hapsetmeyerek, sorunların kökenini ötekilerine atarak değil –ki batı son on yılda bu bataklığına saplandı bile- yine kendi iç değişkenlerimizde arayarak çözebiliriz. Bu sadece soyut ve düşünsel romantizm asla değil. Olaylara ve olgulara yaklaşım biçimimiz ve onlara verdiğimiz tepkilerimiz –reflekslerimiz de buna dâhil olmak kaydı ile – hep bunlar ile alakalı.
Bir örnek algı ve düşünüş tarzı olarak geçmiş anlayışımızı masaya yatırabiliriz. Geçmişi eski ve değersiz olarak nitelemek; ona ait ne varsa “eski” sıfatını layık görmek, hatta onu komik bulmak bir düşünsel afet. Henüz 90 yıl evvel basılmış olan bir basit gazeteyi bile okuyamamak ve dolayısı ile ona yabancı kalmak da bunun içinde. Öte yandan geçmişte olan her ne varsa onu mukaddes addetmek, hayli garip bir dokunulmazlık ve eleştirilmezlik zırhına büründürmek ve bunun ile birlikte –tüm güzel insanların güzel atlara binip gittiğine inanmak- ilk anlatılan düşünsel afetle aynı etki ve oranda olumsuz durumda.
Kendine yabancılaşan insan bir süre sonra kendini de unutup benlik çıkmazlarına giriyor. Bu benlik çıkmazlarında çabalanırken akını bir soru kurcalayıp duruyor hep; “Ne yapmalı?”. Ben’in zindanlarından bizi oraya hapsettiren düşünsel/pratiksel algı/olay/olgular ile kurtulmayı beklemek her geçen gün sarmalın içine kendimizi hapsetmekten öteye gidememektir.
Çözüm elbette vardır. Ama sorun bile muğlâk ve belirsizken; teşhis dahi konulmamışken acil ve bugünden yarına –hele fikirsel- çözümler ve panzehirler beklemek kısır döngünün en başına bir dönüşten başka bir şey değildir. Tarihsel tecrübe her alanda iyi okunup tahlil edilmediği sürece bulunduğumuz yeri bilemeyeceğimiz gibi; o çok sevdiğimiz ama yine bilemediğimiz “ilerlemeyi” de ne derece gerçekleştireceğimiz bile muallakta kalacaktır. Dünün ne derece geri, yarının ne derece ileri olabileceğini; tarihteki konumunu bilemeyen bir insan nasıl karar verebilir ki?
Kaldı ki öyle bir insan var ki artık; aynı çağı paylaştığı yine kendi gibi insan olan, fakat kendi aklına göre bölümlediği (segmentasyona tabi tuttuğu) diğer toplulukları zamansal olarak ileri ve geriye atma kudretini kendinde görmekte. Aynı çağda nefes alıp veren bir insan, diğer bir insanı kendinden 100 yıl geride diye nitelendirdiği sürece ne pratiksel ne de düşünsel hayatta bir çözüm beklemek abes ile iştigaldir.
Mesih’in yaptığını başkaları da yapar."*
Günümüz dünyasında sorunlar yumağı birbiri ardına düğümlenip dururken, aklımızın bir kenarında hep aynı soru ; “Ne yapmalı?”. Birçok batılı ve doğulu düşünürün bu adı taşıyan risaleleri, kitapları ve konuşmaları mevcut. Bu soruya cevap vermekten ise, bu sorunun ardında yatan; yani bu soruyu bizlere sordurtan sebepleri irdelemek taraftarıyım. Teşhisin koyulmasını, bu süreç sırasındaki takip edilecek olan metotları en az tedavi kadar da önemsiyorum.
“Ne yapmalı?” sorusu aslında bir kolaycılık ve kaçışın sorusu olmuş durumda. Dikkat edilecek olursa modern çağdaki bütün sorunlara karşı sorulan genel bir soru niteliğinde. Her düşünceye sahip insanların bu ortak soruyu sorması, ihtimaldir ki ortak bir sıkıntının / sıkıntıların ortaya konulmasıdır. Fakat bu soruyu sormak ve cevabı için çabalamak çoğu zaman bir çözümü getirememiştir. Şöyle ki, -ne yapmalı?- demek yine o modern sorunlar silsilesinden bir kopuş olamamakta, aksine modern çağdan bize miras kalan kolaycı, pratik ve hızlı (dolayısı ile çabuk tüketilecek, konjektürel ) bir reçete aramak istemektedir. Elbette ki insanoğlu yaratılışından bu güne düşünmekten hiçbir devirde istifa etmemiş, kendini ve hayatını sorgulayıp çözüm yolları için çabalamıştır. Burada irdelediğim “Ne yapmalı?” sorusu son birkaç yüzyılda zamanın olabildiğince hızlı algılandığı ve beraberinde pre-modern, modern ve post-modern (velhasıl modern) sorunları getirdiği bir çağda sorulan sorudur.
Kolaycılığa ve fikri tembelliğe kaçacak olan bir –ne yapmalı?- sorusu bizi başlangıç sorunlarımıza geri götürecek; içinden çıkamadığımız bir kısır döngüye hapsedecektir. Hiçbir çözüm sorunu oluşturan yol tekrar izlenerek sağlanamaz. Kaybettiğimiz bir eşya varsa– her zaman koyduğumuz yer/yerlerde olmadığı için kaybolmuştur-, sıradan arayışların dışında, onu bulunması muhtemel olmayan yerlerde aramalı.
Belki de olay sadece modernizme bağlanmamalı, bütün bir tarihiMİZİN okuması samimi ve ciddi olarak yapılması lazımdır. Bize yol gösterecek olan başlıca unsurlardan biri de geçmişteki deneyimlerimiz. Özetle tarihimiz. Bu birinci çoğul şahıs ekini milliyetçi bir manada da kullanmıyorum. Okuyucunun kelimelere hele buradaki –miz ekine alışıla gelen manalar yüklemesi en baştaki sorunumuza – düşünsel kısırlığa- geri dönüştür.
Sorunlarımız elbette var ve olacak. Ama kendimizin farkına vararak, kendimizi ve çevremizi o ayrıştırıcı kesin sınırlara hapsetmeyerek, sorunların kökenini ötekilerine atarak değil –ki batı son on yılda bu bataklığına saplandı bile- yine kendi iç değişkenlerimizde arayarak çözebiliriz. Bu sadece soyut ve düşünsel romantizm asla değil. Olaylara ve olgulara yaklaşım biçimimiz ve onlara verdiğimiz tepkilerimiz –reflekslerimiz de buna dâhil olmak kaydı ile – hep bunlar ile alakalı.
Bir örnek algı ve düşünüş tarzı olarak geçmiş anlayışımızı masaya yatırabiliriz. Geçmişi eski ve değersiz olarak nitelemek; ona ait ne varsa “eski” sıfatını layık görmek, hatta onu komik bulmak bir düşünsel afet. Henüz 90 yıl evvel basılmış olan bir basit gazeteyi bile okuyamamak ve dolayısı ile ona yabancı kalmak da bunun içinde. Öte yandan geçmişte olan her ne varsa onu mukaddes addetmek, hayli garip bir dokunulmazlık ve eleştirilmezlik zırhına büründürmek ve bunun ile birlikte –tüm güzel insanların güzel atlara binip gittiğine inanmak- ilk anlatılan düşünsel afetle aynı etki ve oranda olumsuz durumda.
Kendine yabancılaşan insan bir süre sonra kendini de unutup benlik çıkmazlarına giriyor. Bu benlik çıkmazlarında çabalanırken akını bir soru kurcalayıp duruyor hep; “Ne yapmalı?”. Ben’in zindanlarından bizi oraya hapsettiren düşünsel/pratiksel algı/olay/olgular ile kurtulmayı beklemek her geçen gün sarmalın içine kendimizi hapsetmekten öteye gidememektir.
Çözüm elbette vardır. Ama sorun bile muğlâk ve belirsizken; teşhis dahi konulmamışken acil ve bugünden yarına –hele fikirsel- çözümler ve panzehirler beklemek kısır döngünün en başına bir dönüşten başka bir şey değildir. Tarihsel tecrübe her alanda iyi okunup tahlil edilmediği sürece bulunduğumuz yeri bilemeyeceğimiz gibi; o çok sevdiğimiz ama yine bilemediğimiz “ilerlemeyi” de ne derece gerçekleştireceğimiz bile muallakta kalacaktır. Dünün ne derece geri, yarının ne derece ileri olabileceğini; tarihteki konumunu bilemeyen bir insan nasıl karar verebilir ki?
Kaldı ki öyle bir insan var ki artık; aynı çağı paylaştığı yine kendi gibi insan olan, fakat kendi aklına göre bölümlediği (segmentasyona tabi tuttuğu) diğer toplulukları zamansal olarak ileri ve geriye atma kudretini kendinde görmekte. Aynı çağda nefes alıp veren bir insan, diğer bir insanı kendinden 100 yıl geride diye nitelendirdiği sürece ne pratiksel ne de düşünsel hayatta bir çözüm beklemek abes ile iştigaldir.
Abdurrahman AGA
İstanbul- Temmuz 2008
*Hafız-ı Şirazi












