Keçi, Kartal, Hamsi ve İstavrit




Hikaye bu ya, anlatılır ki;
İki arkadaş bir dağ yolunda yürümektelermiş. Bir an uzakta ve bir dağın zirvesine doğru bir karartı görmüşler. Bu uzaktaki karartı hakkında konuşmaya başlamışlar. Biri bu karartının keçi diğeri ise kartal olduğunu söylemiş. Keçi – kartal , keçi- kartal, keçi – kartal… Derken o karartı bir anda bir kartal olarak belirip havalanmış ve uçmaya başlamış. Bunun üzerine karartının keçi olduğu iddiasındaki arkadaş diğerine “Keçinin de uçanını ilk defa görüyorum ya!” demiş.

Hayat kimi zaman böyle… Gerçekler yüzümüze yüzümüze vursa da… İddiamız da sebat etmeyi severiz. Gerçekçilik ile düşlerimizi, sübjektif algılarımızı kimi zaman ise duygularımızı değiş tokuş yaparız. Tartışma kültürümüzün pek o kadar da gelişmiş olduğunu söyleyemeyeceğim. Tartışa bilmek için, öncelikle dinlemeyi ve karşı taraftan hoşumuza gitmeyen mantığımızın almadığı şeyler duyabilmek bile olağan gelmeli.

Son günlerde yolda- sokakta; mecliste – bakkalda; okullarda – belediye otobüslerinde… Her yer de mutlak ve tek hâkim kendimizi zannetmekteyiz. Acaba düşünebilme kabiliyeti sadece “ben”in mi tekelindedir? Karşımızda çalışan ve üretebilen bir zihin yok mu? Tartışma yahut sohbet geleneğimiz elbette modern ve batılı standartlardan farklı. İyi de bu benliğimizi de bu farklılığın arkasına mı saklanarak kamufle edelim? Yahut onunla yüzleşelim mi?

Bizim gibi doğulu toplumlarda sohbet denilince herkesin birbiri ile kompleks şekillerde konuştukları, ortamda gürültünün eksik olmadığı, kelimelerin havada birbirine girip havada ses dalgalarının çarpıştığı bir sahne yoktur. Sadece bir kişinin gayet otoriter bir şekilde faşizanvari bir halde ve bir tutam kibir ile konuşup diğerlerinin susması da değildir sohbet. Sohbet en bilgenin bilgece konuştuğu, çevresindekilerin de ona katıldığı, irfanın ve derinliğin eksik olmadığı bir ortamdır. Ortamda bulunan herkese hitap etme gayesinde olan sohbet eden kişi kelimelerini özenle seçip tartar… Kimi zaman sorular sorar kimi zaman diğerlerinin görüşlerini alır. Kontrollü bir serbestlik vardır özetle.

Tartışmalarda öncelikle her iki tarafta bilir ki, tek başlarına eksiktirler ve bu eksiği birlikte tamamlayabilmek için bir araya gelmekte ve tartışmaktadırlar. Bir doğulu alimin dediği üzere; “tartışırken sanki başımda bir kuş durmakta onu rahatsız etmeyecekmişim gibi, karşı tarafı rahatsız etmeden tartışırdık”…

Şimdi tartışmıyoruz sadece herkes bağırarak fikirlerini söyleme çabasında. En çok bağıranın sesi en çok çıkacak ve aklı sıra o galip gelecek. Oysa sadece kendi söylemiştir ve kendi dinlemiştir. Üstüne üstlük karşı tarafın en hafif mana da kalbini kırma olasılığı hayli yüksek olup; bir de kırık kalp üstüne tüy dikmiştir olup bitenin. Hani kendi cümlelerimizi acele ile ve vurgular ile söyleyip; karşıdakinin sözlerinin pek önemli olmadığı bir “tartışma”… Sonuç?

Öte yandan doğrunun pek önemli olmadığı, tarafların birlikte bir şeyler düşünüp yeni açılımlar koyamadığı bir ortam düşünün. O benlik duvarları ile hapsettiğimiz kendi ufacık dünyamız, dışarıda olup bitene karşın elimizde kalanı ganimet bilmemiz. Hepsi uzaktan bakınca Eflatun’un mağarasındakileri andırıyor.

Gerçekleri söylemek bünyelerde kalıcı tahribatlar yapabilmekte… Ve akıl hastaları hastalıklarını o kadar iyi bilmekteki; doktorları bilgide bastırabilmekte… En azından bastırdıklarını zannetmekte… Oysa doktorun (bilgenin) hayattaki rolü yarışMAcı olmak. Kaçıp gideni kovalamak değil, kaçmak da değil. Eski bir kitapta okuduğum bir cümle şöyleydi “Susmak âlim için bir ziynet, cahil içinse bir örtüdür”. Örtüler ve ziynetler karışmış mı?
Son olarak yine gerçeklerden kaçıp otoriteyi gerçek sana bilenlerin bir hikayesini anlatarak bitirelim.

İki arkadaş (yine) bu sefer dağda değillermiş. Balık tutmak için açılmışlar. Bir balık tutmuşlar. Biri demiş ki “hamsi” öteki demiş ki “istavrit”. Hamsi – istavrit, hamsi – istavrit, hamsi istavrit…
Derken biri demiş ki;
- Bunu bizim kadıya soralım
Öteki şaşırarak demiş ki;
- E! Ama bizim kadı nerden bilecek? O adam ömründe balık yemez, ayrıca bir kez olsun denize açılmış bile değil…
- Bilmez, bilmez ama… Kadı değil mi, dediği dediktir.

Abdurrahman AGA Nisan-2008 İstanbul

aga@hurpaylasim.com

2 yorum:

sacred dawn dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
atakhan mikhael dedi ki...

kısa ve öz bir yazı ile bizleri aydınlatmışsın gene. tartışmada ki dinleme olgusu çok önemli. ben hala bu erdeme ulaşabildiğimi zannetmiyorum. ve bu erdemi kazanamadığımız sürece söylenenler havada kalmaya devam edecektir ne yazık ki...