Bugün seküler (secular) kelimesinin İngilizce sözlükte baktığımızda ilk manası “laik” olacaktır. Ama bu kelimeyi salt Angola-Sakson kültüründeki şekli ile kullanmaya kalkmak- diğer manalarını görmezden gelerek – bizi düşünce olarak kısırlaştıracağı ve birçok sosyal olguda bizi yanlış tahlillere sevk edecektir. Genel de birçok güncel tercümede “secular” kelimesi, laik yerine “çağdaş, seküler vb” çekilerde tercüme edilmektedir. Bu etimolojik tartışma güncel olarak laik- anti laik düzleminden çok ; hayatın pratiğine ilişkin bir boyutta incelenmesi taraftarıyım. Tabiî ki laikliği benimsememiş insanların Sekülerizm eleştirilerinin gölgesinde karınlarından konuşmaları – tıpkı etnik milliyetçiliği demokrasi bahanesi ile ortaya çıkması gibi- pek de hoş olmayan bir tutum. Öte yandan, her laiklik- Sekülerizm ayrımı yapan kişi fundementalist İslamcı; her demokratik açılım bekleyenin de etnik milliyetçi olacağını farz etmek de şizofreniden başka bir şey değildir.Seküler kelimesinin etimolojik kökü Latincede “secus” sözcüğünden gelmektedir, bunun varyantı sexus, yani sex manasına gelmektedir. Klasik zihin için, seküler dünya, seksüel yeniden-üretim ihtiyacı içinde tutulmuş bir dünyadır. Yani ölümün varlığı nendi ile bu dünyada üremek, çoğalmak zaruretindedir. Grek mitolojisinde eros (seksüel dürtü) ve thanatos (ölüm dürtüsü) birbiriyle sıkı şekilde bağlıdır. Dolayısı ile seksüalite, seküler (dünyevi) faniliğin gereğidir. [1]
Ruhban sınıfının bu doğrultuda, seksüel dürtüyü insanın ilk günahının devamı sayması ve her türlü cinsel hazzı haram ilan etmesini de buna eklemlendirebiliriz. Şöyle ki, seksüelliği reddederek ruhban sadece dünyevi işlerden elini çekmiyordu. Bu sayede düşünsel arka planda, faniliği reddediyordu. Sekülerizm buna tepki olarak doğmuştur.
Seküler düşünce oluşturacağı bireyin –ki onu toplumdan yani komin olandan soyutlayacaktır –iki dünyası olacaktır. Birincisi dinini yaşayacağı, ikincisi ise dünyasını. Burada Rönesans ile kök bulan reformist harekete aslında Hıristiyanlıktan çok soyut değil; kendisinin inkâr etmesine rağmen çok köklü bir bağlantısı bulunmaktadır. Avrupalaşan ve St.Pavlus’un haddesinden geçen Hıristiyanlık ikili bir yaşamı ortaya koymakta, Tanrı’nın göklerdeki cennetini vaat etmektedir. (Burada asla dinsel bir dogmayı eleştirme hatasına düşülmemelidir.) Reformist düşünce “Mademki din bize öbür dünyada bir cennet vaat ediyor, öyle ise bu dünyada refaha ulaşmak için, bu dünyadaki cennet için din dışındaki şeylere ihtiyacımız olacaktır.” Diye özetlenecek bir söylemi takip etmiştir. Sonuçta “Sezar’ın hakkı Sezar’a; tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” parolası ile yeni bir hayat geliştirme çabası içine girmiştir.
Aydınlanma çağına gelindiğinde ise “seküler” kültür ilerleme savı ile kemale ermiştir. Şuraya dikkat çekmekte fayda var ki, Sekülerizm ‘in iki dünya görüşü de, ilerleme anlayışı da dini referanslara göre kendini tanımlamıştır. Bir evvelki paragrafta seküler yapının nasıl ikili anlayışa sahip olduğunu göstermeye çalıştık. Dikkat edilecek olursa bu ikili yapının hareket noktası dinin bir vaadi üzerine hareket edişti (göklerin cenneti- yeryüzü cenneti) Buna ilişkin daha önemli düşünsel bir versiyonu da “ilerleme” fikri dâhilinde gözlemlemek mümkün. Kadim Grek’deki tarihsel döngü anlayışını kıran Hıristiyanlık olmuştur. Hıristiyanlığa gelince değil genel tarih anlayışı her şeyin döngüsel bir dairede sürekli tekrarlanan zaman periotlarını yaşadığı yönündeydi. Yani aynı gün, aynı hafta, aynı ay, aynı yıl tekrar tekrar yaşanmaktaydı. Böyle bir zaman algısına sahip bir toplum/fert ne derece yarına dair ümitli ve bekelntili olabilirdi ki? Oysa Hıristiyanlığın Avrupa’ya getirdiği en büyük düşünsel atılım belki de on lineer bir tarih anlayışı sunması olmuştur. Yarın dünü tekrarı olmaktan kurtulmuş; insan mükemmelin beklentisine girmiştir. Özetle Kudüs’ten Roma’ya “umut” getirilmiştir.
Aydınlanmanın ortaya attığı yeryüzü cenneti için ilerleme (inkişaf, terakki) bu Hıristiyan mirastan bağımsız sayılamaz. Kadim Hıristiyanlığın yüzyıllar evvel kırdığı döngüsel tarih anlayışını, aydınlanma kendi felsefi temelleri doğrultusunda yeniden yorumlamıştır. İstisnasız bütün ideologları Adam Smith, Voltaire , Immanuel Kant vb. hepsi ideal olan yarının peşindedir ve onu müjdeleyeceklerdir.
Elbette Seküler yapı devraldığı bu ilerlemeyi aynen muhafaza etmeyecektir. İlerleme; dünün, düne ait olan ne varsa hepsini ya görmezden gelecek, yahut onu kusurlu, eksik, hatalı olarak niteleyecektir. Özetle geçmişi “eski” ilan edecektir. Dayandığı yeni sınıfsal dayanaklar (burjuvazi, sanayi-endüstri toplumları) itibari ile pratik hayatta bu ilerlemeyi kendisine inanan insanlara sunacaktır. Dün terk edilecek, yarın ise vaat edilecektir. Kendisini ise “son” nokta olarak ilan edip adeta dogmalaştıracaktır. Zihinlerde ebedi olduğu iddiasından da vaz geçmeyecektir.
Seküler yapı, toplumsal düzlemdeki dinsel boşlukları fark edecek ve buralara sızmak sureti ile yeni bir anlam düzeyini de insanlığa armağan edecektir. Buna ek olarak kendi içinde barındırdığı ilerleme ile beraber gelen yeni namına ne varsa (sanayi, teknoloji vs.) bütün bunlar içinde bir “etik” oluşturacaktır.
Batısal iç dinamikler nazarında, Sekülerizmin gayet tabii ve doğal bir sonuçtur. Skolastik düşünce dünyasının sallanması, insanların kendi hayatlarını yorumlamada yardımcı bir rehber arayışına düşürmüştür. Aynı düzlemde Avrupa’daki burjuvazi toplumu için ise iyi bir dayanak ve referanslar bütünü olmuştur. Avrupalı düşünür belli bir süre daha bu yeni kültür için kafa yormaya devam edecektir.
Sekülerizm son tahlilde, sadece laiklik değildir. Laiklik olmadığı gibi laisist bir pencereden dünyaya bakmak; dine ait ne varsa sosyal hayattan azami ölçüde kaldırma gayesinde olan bir düşünce hiç değildir. Dine ve dini olmayana farklı yaşam alanları sunma gayesindedir. Bireyin dini inancını salt vicdanında yaşamasını salık verir. Özü itibari ile “yenilikçi” ve “ilericidir”. Ahlaki değil etiktir. Kendi kavramları ile konuşan ve kendisine ait bir düny algısı bulunan bir nevi düşünce sistematiğidir.
Hıristiyanlığı kilise ve Pazar günü ile sınırlayabildiği gibi; Yahudiliği havra/sinagog ve Cumartesi günü ile; İslam’ı cami/mescit ve Cuma günü ile sınırlayıp sınırlayamayacağını…
Sekülerleşme çabası içine girmiş toplumların ne gibi sorunlarla karşılaştıkları/karşılaşabilecekleri…
Kendi Hıristiyanlık tecrübesi dâhilinde; 21. yy. daki post-modernizm sonrası fikir akımlarına ne derece eklemlenebileceği… vb. diğer sorulara ilişkin cevaplar okuyucunun takdiridir.
[1] David R. Griffin 1990 :Sacred Interconnections , State Uniiversity N.Y.
Abdurrahman AGA
Eylül -İstanbul-2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder