Genel hatları ile bir kültür tanımını geçtiğimiz makalemizde yapmıştık. Gelen yorum ve tepkiler için teşekkür ederek, bir diğer açıdan kültürü sorgulamaya devam ediyorum. Bu genel tanımın da ışığında kültürün iç dinamikleri ışığında bazı tahlillerde bulunmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.Kültürün öncelikle belirli bir grup tarafından paylaşılması gerektiğinden bahsetmiştik. Fakat zihinsel arka planda bize kültürü fark ettiren, onu ortaya çıkartan nedir? Bu biraz ontoloji (varlık felsefesi) tarafından sorgulanabileceği gibi, sosyolojik olarak da incelenmelidir. Kültürü gerek sosyal gerekse fikirsel olarak bize fark ettiren –öteki- kültür veya kültürlerdir. Bir kültüre ait birey veya toplum; başka bir kültüre ait birey veya toplum ile karşılaştığı anda kendi kültürünün farkına varacaktır. Bu açıdan ele aldığımız da kültürü sadece ötekine muhtaç mıdır? Yoksa kendi içinde bir varlığı var mıdır? Sorularına cevabı okuyucuya bırakmayı uygun buluyorum.
Bu öteki ilişkisi, öyle ya da böyle kültürü tanımlarken bizi ötekine bağlı kılmaktadır. Bu noktadan hareket edecek olursak “en büyük kültür grubu nedir?” sorusu aklımıza gelebilir. En büyük kültür grubu olarak kıta kültüründen söz etmek an itibari ile mümkündür. Asya, Afrika, Avrupa vb. diğer kıtaların müşterekleri altında kıta kültürü oluşmuştur. Fakat bu müştereklere kültür adını verebilmemiz için her birine, kendinden farklı öteki yahut ötekiler bulmamız gerekmektedir.
“Dünya kültürü” kulağa kimi zaman hayli hoş gelse de, evrensel bir kültürden söz etmemiz maalesef mümkün değildir. Çünkü dünyadaki kültür alt başlıklarındaki ortaklıklar (bkz. Bu serideki ilk makale) onu bir kültür yapmak için tek başına yeterli değildir. Evrensel bir dünya kültüründen bahsedebilmemiz için, dünya dışında yaşayan canlılar tespit edilmeli, ve o canlı grup/gruplarının kültürleri bilinmelidir. Özetle “evrensel kültür” kendi iç dinamikleri içinde bir paranoyadan başka bir şey değildir.
Yalnız şuna dikkat çekmek istiyorum ki, bu çıkarımlarda bulunurken incelediğim “kültür” kavramının kendi varsayımlarından hareket etmekteyim. Kendi sübjektif tahlil ve değerlendirmelerim başka bir makale belki de başka bir yazı dizisi konusu olabilir. Tüm çıkarım ve tahliller incelediğim kavramın kendi içsel ön kabulleri dâhilinde gerçekleşmektedir. İncelediğim kavram veya kuramların kendi ön kabul ve varsayımları hiçbir zaman kendi ön kabul ve varsayımlarım olacağı anlamına gelmemektedir.
Evrensel kültürden hareketle iki adet kavram üzerinde durmak istiyorum. Birincisi hayli çok duya geldiğimiz; etik kavramı. Evrensel olarak genel geçer olma iddiasını destekler nitelikte modernizmin yeknesaklığını, yerel ahlak ile savaşımından ileri gelen bir kavramdır. Etik, niceliksel olarak aynı kabul gördüğü olguları kendine referans kabul eder. Örneğin 1 metrelik bir uzunluk dünyanın her yerinde aynıdır. (Oysa bundan 100 yıl evvel insanların bu kadar kesin ve net ölçü arayışı içinde olmaması ayrı bir soru işareti olarak aklımızın bir köşesinde bulunsun. ) Bu tür metaryeller ışığında kendini meşru ve genel geçer görme iddiasındadır, etik.
Bu konsept dahilinde inceleyebileceğimiz kavram da; “emik”tir. Kültüre has olan; (bilinçli veya bilinçdışı süreçler açısından) sergileyen kişiye anlamlı gelen davranış ya da inanç biçimini ifade eder. Etik kelimesi ile ters manalıdır. Yerel kültürel davranışları baz alan bir perspektiften bakar. Her ne kadar etik ile ters manada kullanılsa da; modernizmin doğurmuş olduğu bir kavramdır. Yani kökenleri aynı iki kardeşten farksızdırlar. Emike örnek olarak yerel gelenekler vb. durumlar söylenebilinir. Davranışların etikte olduğu gibi bilinçli olması gerekmemektedir.
Etik ve emik kavramlarının günümüz dünyasını algılamada ne derece başarılı olabildikleri tartışmalıdır. Bunu anlamak için bu iki kavramında düşünsel babası olan “modernizmin” nasıl yıprandığı; yerine ikame edilmek istenen post-modernizmin de ne derece çare olabildiği hakkında - biraz soyut olacak biliyorum- ama kafa yormak sanıyorum okuyucuyu bir kanaate sevk edecektir.
Evrensel kültür paranoyasına geri dönecek olursak; belli bir kültür grubunun kendi kültürünü, kültürün özüne aykırı bir biçimde evrensellik iddiasında olmasıdır. Bu ileriki makalelerimde değinmeyi planladığım “etnocentrism” den farklı bir şeydir. Bu düşünce yapısına ilgili makale de fırsat bulursam ayrıca değinmek istemekteyim.
Kültür hem pratik hayat, hem de zihinsel yapı itibari ile “ötekine” muhtaç mıdır? Sorusuna kesin bir cevap vermek belki geçici çıkarımlarda bulunmamızı sağlayabilmektedir. Ama bizi düşünsel kısırlığa sokacağı kanaatindeyim. Son olarak bu “öteki” ihtiyacının bir çatışmayı zorunlu kıldığını söylemek ne derece mümkündür? Buradan hareketle kültürler arası; sosyal çatışmadan referans ile askeri çatışmalara zemin hazırlamak; “düşünceyi kana bulamak” okuyucunun kafasında nasıl bir tarif bulacaktır? (Özellikle son 5 yılda dünya genelinde yaşadığımız derin travmalar dâhilinde bakıldığında)
Öteki olgusunu ön plan çıkarmak, kültürün iç dinamiklerini ihmal etmek anlamına gelmemelidir. Bu nedenledir ki, ilk makale de kültürün iç dinamiklerini inceleyip, bu ikinci makalede dışarı ile ilişkisi üzerinde durmaya çalıştım.
Abdurrahman AGA
17-Aralık- 2007 İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder