Kültür III - Etnosatrizm


Yazı dizimin bu bölümünde hayli sıkıntılı bir konuya daha eğilmek istiyorum . Özellikle bir evvelki makale de öteki kavramını incelemiştim. Fakat yanlış çıkarımlara sebep verdiğimi gördüm. Yine incelediğim kavramın ön kabullerinden hareket ederek, bir evvelki makalede muallakta kalan birkaç noktayı aydınlatmak istiyorum.

Kültür yapısı itibari ile ne sadece öteki ile tanımlanacak kadar iç dinamiklerden yoksundur, ne de sadece iç dinamikler ile kendini tanımlayıp varlıklandıracak kadar çevreden bağımsızdır. Bunu kavramamız ileriki çıkarımlarımızı daha iyi tahlillere tabi tutmamızı sağlayacaktır. Kendi iç dinamikleri için birinci makaleye, öteki ile ilişkisi için ikinci makaleye başvurulabilinir.

Etnosantrizm, kavramının henüz Türkçe olarak bir karşılığı literatürde bulunmamaktadır. Kabaca bir izahat yapacak olursak, kendi kültür ve normlarını en iyi kabul etmek ve kendi kültürü dışında kalan diğer grupları dışlamak olarak tanımlana bilmektedir. Etnosantrizmi kültür-öteki ilişkisi dâhilinde anlamlandırmaya çalışacağım, ardından da kendi iç dinamikleri ve ön kabulleri ile çıkarımlarda bulunma taraftarıyım.

Ötekinin bize kendi kültürümüzü fark ettirdiğini anlatmıştık. Bu farkındalık bizi illaki etnosantrizme mi götürecektir? Yahut öteki ile çatışmadan, onu yabancılaştırmadan, kendimizi tanımamla da bir araç olarak kullanmadan da bir şeyler yapabilmek mümkün müdür? Bu noktada özellikle yaşadığımız çağın sorunları devreye girmekte, kimi dostlar belki tepki gösterse de modernizmin arka bahçesinde dolanmakta olduğumuzu hatırlatmak istemekteyim. [1]

Hayatta karşıtların olması iyi-kötü, güzel-çirkin vb. gayet doğal ve eşyanın tabiatı icabıdır. Fakat bu zıtlıkların ikisine de varlıksal haklar yüklemek veya birini tanımlayıp diğerini onun antisi ilan etmek de mümkündür. Bu konuyu burada uzun uzun tahlil etmek olanaksızdır. Ama özetle şunu söyleyebiliriz ki, kavramları ve olguları sadece bir karşıtlık üzerinden tanımlamak onları ikincilleştirmektedir. Bu ilgili ikincilleştirme, tahlile tabi tuttuğumuz olgu ve kavramı da bir veya birden fazla değişkene bağlı kılacaktır. Eğer salt bir ötekilik algısı üzerine bir kimliklendirmeye (identification) gidilecekse, bu ikincilleşen kavram için yıkıcı olabilmektedir.

Olgu veya kavram kendisine ait bir içeriği dolduramıyorsa ötekine muhtaç kalacaktır. İşte tam da bu noktada etnosantirzmi ele alabiliriz. Elbette ki her kültür grubuna ait olan bireyler kendi kültürlerini elbette benimseyip, onu yaşayacaklardır. Kültürün fark edilmesi ile birlikte, yani farklı bir kültür ile karşılaşılması halinde kendi kültürünü elbette koruyacaktır. Fakat asıl ele alınması gereken mesele; kendi kültürünü yeknesak bir “iyi” olarak tanımlamasıdır. Kendi kültürüne ait olan her şeyi temiz, güzel ve iyi kabul edip; diğer kültürleri anlamsız, kirli,kötü vb. sıfatlar ile nitelemek etnosantrizmdir. Bir süre sonra birey/toplum kendi kültürlerinin iç dinamiklerinden ziyade karşılarına aldıkları kültürden farklı oldukları için kendine bir kimlik oluşturacaktır. Örneğin bir İngiliz kendi anakarasında bir kültür oluşturamamış; onun yerine deniz aşırı ve teritoryal[2] olarak aşkın bir kültürel tanımlamaya gitmiştir. Hindistan olmadan bir İngiliz kültüründen bahsetmek artık imkânsızdır. Bütün parametrelerini ötekine karşın konumlandırmıştır. Aynı şekilde ötekileştirdiği topluluğa da, kendince bir kültür armağan etmiştir.

Ötekileştirmeyi salık veren bu etnosantrizm, öteki kültürler ile nasıl bir iletişime girmiştir? Onları temel varlıksal haklarını tanımış mıdır? Yahut onarla ya kendine benzeme, yahut izole olmayı mı sunmuştur? Öteki ile kurulan iletişim ne düzeylerdedir. Bu “kültürleşme” konulu diğer makalemin konusu olacaktır.


Abdurrahman AGA 31-Aralık-2007


[1] Modernizmin günah ve sevaplarını burada dökmek, onarlı incelemek , onu yerden yere vurmak gayem değildir. Anti-modernist veya Modernist olan iki bakış açısına da harici kalmayı yeğlemekteyim. Düşüncenin ve insan zihninin üretkenliğinin- üstad Cemil Meriç’in dediği gibi- “-izm” ler ile prangalara mahkum edilmesine karşı olduğumu kayda düşürmek isterim.
[2] Teritoryal kelimesini burada özellikle seçmiş olmamın nedeni, bu kavramı tam karşılayacak bir Türkçe terim bulamamış olmamdır. Burada bu kelimeyi sınırları kesin olarak çizilmiş bölge, hakimiyet sahası olarak kullanmaktayım.

Hiç yorum yok: