Toplumsallık Göze Batarken… Adaletin Konjektürelleşmesi…

Toplumsal olarak bir bakalım Türkiye mozaiğimize… Hep övünerek söyleye geldiğimiz bu mozaik aslında nasıl bir tablo sergiliyor? Kökleri Bizanistik idari kültür, Romalılaşma, hukukun dilemmaları, Osmanlı’da kadı’nın hukuk oluşturabilirliği, İslam hukukunda içtihat, Angola Sakson içtihadı, Roma hukukunun kamu-özel ayrımı vb. Konulara hiç girmeye niyetim yok. Anlaşılan bunlardan bahsetmek kimi zaman ninni, kimi zaman “entel lakırdısı” olarak görüne biliyor. Aslında hiç değil ya… Olabildiğince yalın konuşma taraftarıyım…

Bu ülkede nedense yıllarca kim hakkını aramak istedi ise, “aman siyasete alet olmasın” diyerekten “o hak “ üzerinde tabulaştırılmaya gidildi. Örnek çarpıcı ve sarsıcı olsun diyerek, ülkemizdeki dindar Müslümanları ele alalım. Daha konuşmaya başlar başlamaz bile “kim bu Müslümanlar?” diye sorulabilir. “Müslüman nedir?”in tanımını yapmama pek gerek yok sanırım, uzayda yaşamıyoruz 1000 yıldan fazladır Müslümanların yaşadığı ve nüfus olarak baskın olduğu bir coğrafyadayız. Unutmadan ben de müslümanım, hani bir dipnot düşmek gerekirse… Bunu söylemek bile hoş karşılanmaz oldu ya!... Neden? “E siyasete alet ediliyor…”

Siyasete alet edilme, edebiyatı artık karın doyurmuyor yeni bir şey bulmalı. “ABD ve büyük sermaye dini kullanıyor” “Din sömürü aracı olacak”…

Bakınız hiç birine “HAYIR” demiyorum. Bilakis doğru tespitlerdir. Fakat bu tespitleri yapıp ortaya atılanlara baktığımız da nedense bunları bahane ederek, dinini yaşamak isteyen insanların önüne ket vurma amacı olarak bu iddiaları getiriyorlar.

Çünkü kafaların arkasındaki düşünüş biçimi hiç değişmiyor. Öyle sarsılmaz bir ön kabuller silsilesi var ki… Kutsal kitapların cümleleri kadar bağlılar bu zihinsel pratiklere… (kutsallık ve sembolleştirmeye ilişkin makaleme bu konuda bakılabilinir. –ya ben bunları yazmıştım- olsun bu da benim şımarıklığım) Halkın kendi kendini yönetemeyeceğini, “cahil” olduğunu, hatta “bir profesörün oyunun iki köylü oyuna denk olması gerektiğini” düşünüyorlar… Laiklik iddiasındalar ama her dinin (özellikle çoğunluğun dini olan İslam’ın) binlerce yorumu arasında bir tanesini seçip onu da deve iken kuşa benzetip “işte gerçek din bu” diye sunmadan da edemiyorlar. Öyle ki işlerine geldi mi, dini söylemlere seçim propagandalarında en çok onlar başvuruyor.

En önemli özelliklerinden biri de en ufak bir eleştiriye tahammül sıfırında altında… “Sen de mi gericisin? “ sorusuna muhatap kalmanız içten bile değil. Zira onlar gibi düşünmeyen insanların hayat hakları pek yok gibi… (Bakınız, herhangi bir felsefe sözlüğünde ontoloji faslı…)

Biryandan laikliği savunurken, aynı zamanda ülkede yaşayanlar arasında –sadece gayri Müslimleri – azınlık olarak nitelenmesi ne kadar akılcı? Öte yandan bu din eksenlik “azınlık” tanımına rağmen İslam’a ait sembollerle dahi tahammül gösterememekte. Dini işine geldiği noktalarda salt bir “kültür” (kültürün ne olduğuna dair bir atıf yapmak isterdim ilgilenen arkadaşlar devam etmekte olan kültür yazı dizime bir göz atabilirler- şımarmak gibi olmasın) , istedikleri zamansa bir sosyal ayıraç olarak nitelenebilinmekte.

Sembolizm fetişçiliği hat safhada, yerelliğe –en baba modernistlere taş çıkartacak kadar- karşılar, yerel olanı geri kalmışlıkla da ithaf edilir. Kendi toplumuna oryantalist gözü ile bakmak pek sağlıklı bir ruh hali olmasa gerek… Sofrasına gelen pandispanyanın ununun buğdayını tarlasında ekip yetiştiren köylü en az 100 yıl geri dedir, o ise o köylünün 100 yıl ilerisinde… Ama ikisi de aynı çağda yaşamaktadır, kirlenen hava ikisinin de ciğerlerinde dolaşmakta… Biri hastalandı mı sosyal güvenlik “reformları” ile ölüme terk edilirken; öteki Avrupa hastanelerinde fink atacaktır…

Her yıl Kurban ve Ramazan bayramlarında tatil yapan Müslümanlar neden Ramazan ayında mesai saatlerinin oruç saatlerine göre düzenlenmesini talep edince bir garipsenme ile karşı karşıya kalırız anlayamam…

Veyahut Müslümanların gönüllü olarak istediği fakire verebileceği fitresini, zekâtını neden –laiklik- devlete ait bir kurum toplamak ister?

Aynı şekilde niçin Müslüman olsun olmasın herkesten alınan vergilerle –sadece İslam’ın Sünni öğretisinin bir yorumunun (yani Sünni öğretinin tamamı da değil dikkat ediniz –tavşanın suyunun suyunun suyu) – benimsendiği Diyanet İşleri Başkanlığı tesis edilir? Diğer inançlara mensup insanlara neden bu kurum dâhilinde hiç söz hakkı yoktur? Yahut onlara kendi kurumlarını kurma hakkı verilmezde, hep yeraltına itilirler? (Özür dilerim seçimden seçime hatırlanıldıklarını unutmuştum)

Peki, sormak isterim kendi din adamını yetiştirmesi yasaklanan bir din düşüne biliyor musunuz? Rum Patrikhanesi, Ruhban okulunun kapatılmasından bu yana kendi din adamlarını yetiştiremiyor. Yakında onlarda –din adamı ithalatına- başlamak zorunda kalacaklar bu gidişle… Sonra şikâyet etmek yok ama filan patrikhane görevlisi Türkçe bile bilmiyor diyerek…

Unutmadan başka neler kaldı? Anadilini yıllarca çarşıda pazarda bile konuşmasına hoş gözle bakılmaması şöyle dursun, para cezasına çarptırılan insanlar… Kendi kültürlerini yaşamak isteyen Kürtlere toptan terörist damgası vurulması… (Terörist olmak istemeyeni de biz mi zorlayacağız? –Hayır benim algılarıma ters, senin bu senaryoda rolün başka taraf…) Oysa Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşında cephede hep beraber değil miydik?

Ama yakın zamana kadar bunlardan bahsetmek bile size “vatan haini” damgası vurulması için yeterliydi. Modernizm ölmedi hala kimi kafalarda çok orijinal bir biçimde yaşıyor… Oysa dünya Post-Modernizm’den sonrasını tartışıyor…

Sahi adalet diyecektik değil mi? Şimdi bir düşünelim bütün bu tabloyu… Adalet sadece BİZİM ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda BİZİM için çalışan bir sistem değildir. Hukukun üstünlüğü ancak ve ancak herkes için aynı kanunlar aynı şekilde uygulandığı sürece oluşabilir.

Başkaları kanunsuzluklara ve adaletsizliklere maruz kaldığı zamanlarda biz sesimizi çıkartmıyorsak, kaldı ki bu kanunsuz ve haksız fiili destekliyorsak, aynı durumla er yâda geç biz de karşılaştığımızda tepkimiz ne olacaktır? Adalet “kişiden kişiye değişerek tecelli eden” bir şey değildir.


Hoş hatırladıkça içim kararıyor ama… Bunu hatırlatarak bitirmek istiyorum yazıyı; daha 50 yıl olmadı bu ülkede bir başbakan asılalı… Ve yakın zamanda yargı erklerinden birinin en başındaki biri çıkıp bu olayı “halk coşku ile karşıladı” dedi… Hiçbir yorum yapmak bile istemiyorum… Sahi ilerici aydınlarımız çalışıyorlar vesselam…
Abdurrahman AGA
Mart 2008- İstanbul

2 yorum:

M. Akif dedi ki...

Yazı çok güzel olmakla birlikte elimizden maalesef bu durumdayız ve bir karış ileri gitme durumumuz yokmuş gibi gözüküyor. Bugün tartıştığımız konular hala incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular. Özellikle son yaşanan olaylarla birlikte inşallah iktidarın da aklı başına gelir ve demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılır ve kötü olarak düşündüğümüz olaylara hayırlara vesile olmuş olur. ellerine sağlık

atakhan mikhael dedi ki...

bence adaletin meşrutiyeti eşitliğinden gelmektedir. eşitlik ise heryerde, herzaman ve her koşulda geçerli olması lazım.

güzide adalet ünitelerimiz kişiye göre adalet uygularken, sevgili hükümetimizde zamanına göre liberal ve demokrat oluyor. devlet erkanında ki hal böyle olunca ülkede de hal durum şahane oluyor.

laiklik konusu ise bu ülkede çözüme kavuşacak düzeyde değil. laikliği savunan kesimler daha bunun altyapısını oluşturacak felsefeyi geliştirememişler, laiklik yapısını bir düşman belirleyip onun üzerinden tanımlamışlardır. savunanlar bile savunduklarını bilmeyince yapılan tartışmalar havanda su dövmeye benziyor.

bunun yanı sıra dinlerle ideolojilerinin karşılaştırılması veya karışıştırılması durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. elmalar armutlar karışık bir halde meyve hesabı yapmaya çalışıyoruz.

abdurrahman sanki bütün bu olayların bir an dışında kalıp hepsinin özetini yapmış. bize de bir solukta okumak kaldı. eline sağlık...