Türkiye yıllardır, bir tarım ülkesi olarak anıldı ve bilindi. Nüfusunun çoğunluğu tarım ile geçinen bir toplum ola gelmek elbette sosyo-kültürel düzlemde de bazı davranışsal pratikler ve kültürel normların gelişiminde etkili ola geldi. Hep söylenen batıdaki endüstri ve sanayi inkılaplarını yakalayamamış bir ülke olmamızdı. En iyimser görüşler bile mirasçısı olduğumuz imparatorluğun “sanayileşen ülkeler arasında” olsa olsa sondan birinci olabileceğimiz yönündedir.[1]Tarihsel süreç içerisinde tarımın önemini en iyi anladığımız dönem 2.Dünya Savaşı olsa gerek. 1. Dünya Savaşı’na kadar dış kaynaklı beslenen İstanbul bu savaş ile birlikte Anadolu’dan beslenebileceğini anlamıştır. Bütün iyi niyetli ve kimi zaman hakikaten ciddi çalışmalara rağmen, beklenen ve özlem duyulan tarım ülkesi olma imajının bir kenara itilmesi olduğu muhakkaktır. Modernleşme sürecimiz özellikle 20.yy. ‘ın ikinci yarısı ile birlikte “Ağır sanayi” parolasını nasıl kullandı ise; 21.yy ‘ın başından itibaren ise “teknoloji toplumu” olma idealleri ile ilerlemeye çalışmakta.
Bütün iktisadi teorilerin ciddi eleştirilere maruz kaldığı günümüzde her toplum için ideal bir kalkınma metodunun olup olamayacağı bile tartışmalıdır. Post-Modernizm ile birlikte yerelciliğe verilen önem bu konuda kayda değer olsa da yeterli değildir. Post-Modernist algı da atası olan modern düşünceden çok farklı değildir.[2]
Bütün bu felsefi süreçler işleyedursun, son günlerde hayli güncel olarak dünya gündemindeki gıda krizi “korumacı politikaların geri mi teptiği?” sorusunu akıllara getirmiş durumda. Şöyle izah edecek olursak; AB başta olmak üzere ekonomik birliktelikler kendi iç tarım üretimini korumak için bütçelerinden çok ciddi miktarlarda sübvanse alımları yaparak yahut çok ciddi mali desteklerini gayet cömertçe tarımla uğraşan insanlara sunarak kendi iç tarımlarını korumayı denediler hep.[3] Bunu yaparken de diğer ilişki içinde oldukları ülkelerde tarımı bir kambur gibi göstermeyi de ihmal etmediler. Bu ülkeleri tarımdan ziyade; kendi topraklarını kirletmeyecek yahut ucuz üretim girdilerini dolaylı yoldan sömürebilmek için ağır sanayi vb. ardıl sanayilere teşvik ettiler. Dikkat ediniz kendileri ile eşit düzeyde bir üretimden ziyade bir evvelki “eski” kuşak üretim modellerini kastediyoruz. Bunu sonucunda birçok “geri kalmış yahut gelişmekte olan” ülke ya teknoloji çöplüğüne dönmüş yahut da post-kolonyal bir şekilde sömürülmüştür.
Bu manzara aklımızın bir kenarında dursun. Bir de günümüze bakalım. Artık dünyanın bir bütün olduğunu ve sınırların sadece ticarette ve sermaye hareketlerinde kalkmasının bir anlam ifade edemeyeceğini insanoğlu yavaş yavaş anlıyor galiba. Kirlenen hava, deniz, su…Ne varsa ortak değil mi? Sınırların pek de önemi kalmıyor dünya kirlenirken…
Olayın ekonomik yönüne bakacak olursak; ülkemiz özelinde manzara yukarıda bahsettiğimizden pek de farklı değil. Yıllardır kitlelere heyecan veren “ağır sanayi” söylemlerini şimdi “teknoloji toplumu”, “bilgi toplumu” vb. söylemler almış. Emin olunuz nasıl ağır sanayi idealine ulaşamadı isek; bu da bir hayaldir. Ruhu okşayan bir söylemin ötesine gidemeyecektir. Sadece ekonomik paradigmalar ile bir “toplum” inşa edebilme hayali kimseler kusura bakmasın bir yüzyıl geride kalmış bir boş düşüncedir. Ne sadece fabrikalar açmak ile sanayi toplumu; ne çok iyi bilgisayar üretebilmek ile teknoloji toplumu olunabilinir. Bunların hepsinin sosyo-kültürel dayanakları olamadığı sürece abesle iştigalden öteye gidemeyen sözler kalır elimizde.
AB özelinde de konuya bakacak olur isek; son büyüme ile birlikte 480 milyona ulaşan bir nüfustan bahsetmekteyiz. Bu nüfusun doyurulabilmesi her ne kadar yüksek randımanlı tarımsal üretimler yapılıyor olsa da birlik sınırları dâhilinde pek de mümkün görünmemektedir. Tarımda kendini koruyan ve içe kapalı bir politika izleyen AB; artık kimi uzmanlarca dünya tarımındaki bu son krizin nedenlerinden biri olarak da sayılmaktadır. Şöyle ki; ihtiyacı olmasına rağmen dışarıdaki ucuz tarım ürünlerine yönelmeyip kendi çiftçisini gereksiz ve ağır maliyetli bir şekilde desteklemesi; dünyanın geri kalanındaki ekilebilinecek arazilerin ekilmemesini beraberinde getirmiş durumda. Eğer AB dışa açık bir tarım politikası izlese idi liberal dengeler dâhilinde kısa vadede dezavantaj gibi gözüken birçok husus avantaj olacaktı. Aynı şekilde dünya bu gıda krizini bu kadar da derin ve köklü yaşamayacaktı.
İşte tam da bu noktada; AB üyesi olan veya üyelik yolunda bulunan kimi tarım ülkeleri bir anda AB için büyük bir nimet oluyorlar. Birliğin ihtiyacı olan geniş tarım arazilerine ve bir tarım toplumuna sahip Türkiye, Polonya, Romanya; Ukrayna vb. diğer ülkeler bir ekonomik avantaj elde etmiş durumdalar. Üye olanlar; Romanya ve Polonya gibi, mevcut durumlarını daha da sağlamalaştırabilecekleri gibi; Türkiye gibi aday konumundaki bir ülkenin de eline hayli büyük bir koz geçmiş oluyor. En azından orta vadede gümrük birliğinin kapsamı tarım ürünlerini de kapsayabilecek şekilde genişletilmesi dahi olası.Ağır sanayi, tekonoloji vb. kendinde olmayan kalkınma modellemeleri ile gözleri kamaşan/kamaştırılan Türkiye kendi iç dinamiklerini ve avantajlarını ne derece kullanıp – kullanamayacağını ilerleyen süreçlerde göreceğiz.
Abdurrahman AGA 28 Nisan 2008 İstanbul
[1] Bu görüşü en çok dillendiren yakın dönem tarihçilerimizden Prof.Dr.İlber ORTAYLI’ nın İmparatorluğun En Uzun Yüyılı adlı eserine bu konuda baş vurulabilinir.
[2] Konu ile ilgili ayrıntılı bir değerlendirme için ; Modernizm, Post-Modernizm , Postkolonyalizm , Ben-Öteki İlişkisi Etnosantirzm ;DoçDr. Turgut İLTER – Doğu Akdeniz Ünv. İletişim Fakültesi. Bu makalede özellikle modern – postmodern ilişkisinden ayrıntılı olarak bahsedilmiş.
[3] Şuan dahi AB bütçesine bakıldığında %40 a varacak derecede topluluk bütçesinin tarım koruma önlemlerine ayrıldığını görmekteyiz. http://ec.europa.eu/budget/index_en.htm











