Soru(N)larımız


"Ruhul Kudüs’ün feyzi, yine yardım ederse,
Mesih’in yaptığını başkaları da yapar."*


Günümüz dünyasında sorunlar yumağı birbiri ardına düğümlenip dururken, aklımızın bir kenarında hep aynı soru ; “Ne yapmalı?”. Birçok batılı ve doğulu düşünürün bu adı taşıyan risaleleri, kitapları ve konuşmaları mevcut. Bu soruya cevap vermekten ise, bu sorunun ardında yatan; yani bu soruyu bizlere sordurtan sebepleri irdelemek taraftarıyım. Teşhisin koyulmasını, bu süreç sırasındaki takip edilecek olan metotları en az tedavi kadar da önemsiyorum.

“Ne yapmalı?” sorusu aslında bir kolaycılık ve kaçışın sorusu olmuş durumda. Dikkat edilecek olursa modern çağdaki bütün sorunlara karşı sorulan genel bir soru niteliğinde. Her düşünceye sahip insanların bu ortak soruyu sorması, ihtimaldir ki ortak bir sıkıntının / sıkıntıların ortaya konulmasıdır. Fakat bu soruyu sormak ve cevabı için çabalamak çoğu zaman bir çözümü getirememiştir. Şöyle ki, -ne yapmalı?- demek yine o modern sorunlar silsilesinden bir kopuş olamamakta, aksine modern çağdan bize miras kalan kolaycı, pratik ve hızlı (dolayısı ile çabuk tüketilecek, konjektürel ) bir reçete aramak istemektedir. Elbette ki insanoğlu yaratılışından bu güne düşünmekten hiçbir devirde istifa etmemiş, kendini ve hayatını sorgulayıp çözüm yolları için çabalamıştır. Burada irdelediğim “Ne yapmalı?” sorusu son birkaç yüzyılda zamanın olabildiğince hızlı algılandığı ve beraberinde pre-modern, modern ve post-modern (velhasıl modern) sorunları getirdiği bir çağda sorulan sorudur.

Kolaycılığa ve fikri tembelliğe kaçacak olan bir –ne yapmalı?- sorusu bizi başlangıç sorunlarımıza geri götürecek; içinden çıkamadığımız bir kısır döngüye hapsedecektir. Hiçbir çözüm sorunu oluşturan yol tekrar izlenerek sağlanamaz. Kaybettiğimiz bir eşya varsa– her zaman koyduğumuz yer/yerlerde olmadığı için kaybolmuştur-, sıradan arayışların dışında, onu bulunması muhtemel olmayan yerlerde aramalı.

Belki de olay sadece modernizme bağlanmamalı, bütün bir tarihiMİZİN okuması samimi ve ciddi olarak yapılması lazımdır. Bize yol gösterecek olan başlıca unsurlardan biri de geçmişteki deneyimlerimiz. Özetle tarihimiz. Bu birinci çoğul şahıs ekini milliyetçi bir manada da kullanmıyorum. Okuyucunun kelimelere hele buradaki –miz ekine alışıla gelen manalar yüklemesi en baştaki sorunumuza – düşünsel kısırlığa- geri dönüştür.

Sorunlarımız elbette var ve olacak. Ama kendimizin farkına vararak, kendimizi ve çevremizi o ayrıştırıcı kesin sınırlara hapsetmeyerek, sorunların kökenini ötekilerine atarak değil –ki batı son on yılda bu bataklığına saplandı bile- yine kendi iç değişkenlerimizde arayarak çözebiliriz. Bu sadece soyut ve düşünsel romantizm asla değil. Olaylara ve olgulara yaklaşım biçimimiz ve onlara verdiğimiz tepkilerimiz –reflekslerimiz de buna dâhil olmak kaydı ile – hep bunlar ile alakalı.

Bir örnek algı ve düşünüş tarzı olarak geçmiş anlayışımızı masaya yatırabiliriz. Geçmişi eski ve değersiz olarak nitelemek; ona ait ne varsa “eski” sıfatını layık görmek, hatta onu komik bulmak bir düşünsel afet. Henüz 90 yıl evvel basılmış olan bir basit gazeteyi bile okuyamamak ve dolayısı ile ona yabancı kalmak da bunun içinde. Öte yandan geçmişte olan her ne varsa onu mukaddes addetmek, hayli garip bir dokunulmazlık ve eleştirilmezlik zırhına büründürmek ve bunun ile birlikte –tüm güzel insanların güzel atlara binip gittiğine inanmak- ilk anlatılan düşünsel afetle aynı etki ve oranda olumsuz durumda.
Kendine yabancılaşan insan bir süre sonra kendini de unutup benlik çıkmazlarına giriyor. Bu benlik çıkmazlarında çabalanırken akını bir soru kurcalayıp duruyor hep; “Ne yapmalı?”. Ben’in zindanlarından bizi oraya hapsettiren düşünsel/pratiksel algı/olay/olgular ile kurtulmayı beklemek her geçen gün sarmalın içine kendimizi hapsetmekten öteye gidememektir.

Çözüm elbette vardır. Ama sorun bile muğlâk ve belirsizken; teşhis dahi konulmamışken acil ve bugünden yarına –hele fikirsel- çözümler ve panzehirler beklemek kısır döngünün en başına bir dönüşten başka bir şey değildir. Tarihsel tecrübe her alanda iyi okunup tahlil edilmediği sürece bulunduğumuz yeri bilemeyeceğimiz gibi; o çok sevdiğimiz ama yine bilemediğimiz “ilerlemeyi” de ne derece gerçekleştireceğimiz bile muallakta kalacaktır. Dünün ne derece geri, yarının ne derece ileri olabileceğini; tarihteki konumunu bilemeyen bir insan nasıl karar verebilir ki?

Kaldı ki öyle bir insan var ki artık; aynı çağı paylaştığı yine kendi gibi insan olan, fakat kendi aklına göre bölümlediği (segmentasyona tabi tuttuğu) diğer toplulukları zamansal olarak ileri ve geriye atma kudretini kendinde görmekte. Aynı çağda nefes alıp veren bir insan, diğer bir insanı kendinden 100 yıl geride diye nitelendirdiği sürece ne pratiksel ne de düşünsel hayatta bir çözüm beklemek abes ile iştigaldir.



Abdurrahman AGA

İstanbul- Temmuz 2008

*Hafız-ı Şirazi

27 Mayıs'ın anısına...Hala utanarak da olsa...UNUTMAYALIM


“Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim…”
Adnan Menderes (İdamından saatler evvel)

Yaşanmışlık ve konjektürellik sadece başkalarının görüşlerini mi etkiler?


Tarih ve Bugün' ün dikkatli okurları Ali ŞERİATİ'nin eşi Puran ŞERİATİ'nin bir Türk gazeteciye (Gerçek Hayat dergisi için) verdiği ve benimde burada kimi çarpıcı bölümlerini naklettiğim röportajı anımsayacaklardır.
(ilgili yazı için tıklayınız)

O röportajın bir kaç hafta ardından yine İran düşünce dünyasından Abdulkerim Süruş'un Kur'anı Kerim üzerine hayli yankı uyandıran görüşleri bir çok İslam ülkesinde ve müslüman düşünürler ile din adamları arasında yankı bulmuştu. Konu ile ilgili ayrıntılı malumat için http://www.fikritakip.com/ Kenan Çamurcu'nun çeşitli zaman aralıkları ile tercüme edip yayınladığı karşılıklı görüşlere bakılabilinir.

Tüm bu düşünsel karışıklığa bir farklı bakış da (sanki bu kadar söylem farklılığı da yetmezmiş gibi (!) - elbette latife yapıyorum, butür tartışmalar en azından bizlere kimliklerimizi hatırlatması bakımından önemli.) Sibel ERASLAN 'dan geldi. İran'da İmam Humeyni'nin halen hayattaki eşi ile yaptığı görüşmenin ardından bir yazı ile olaya bir üçüncü gözden bakıyor. Hayli değerli bir bakış açısı sunuyor.

Puran Şeriati'nin ve Abdulkerim Süruş'un şuan ki farklı ve muhalif söyleminin arkasında yatan nedenlerden en azından birinin de yaşamış oldukları süreçleri olarak işaret etmekte.

İlgili Yazı için tıkalayabilirsiniz.

Öte yandan tüm bu düşünsel karmaşa arasında Sibel ERASLAN'a bu kendi bakış açısında İmam Humeyni 'nin eşi ile yapmış olduğu görüşmenin -ve İran'da yaptığı diğer görüşmelerin- ne derece etkileyip etkilemediğini de sormak gerekmez mi? Yaşanmışlık ve konjektürellik sadece başkalarının görüşlerini mi etkiler?



Abdurrahman AGA

İstanbul - Mayıs- 2008


ALİ ŞERİATİ (1933 – 1977)




20. yy. ın en son devrimi olarak hem doğuda hem de batıda kabul görmüş (devrimin ilericimi yada gerici mi olduğuna dair tartışmalardan azade, bir olgu olarak genel kabul görmüştür) olan 1979 İran Devrimi’ni, meydana getiren çok çeşitli bileşenlerden biri de devrimi desteklemiş ve monarşiye karşı gelmekle birlikte, siyasi görüş olarak çok geniş bir yelpazeye dağılmış olan aydın kesimdir. Ülkemiz de maalesef bu bileşen devrime yönelik genel geçer okuma içerisinde –çoğu zaman salt şekil bağlamına sıkışıp kalan bakış açımızın da katkısı ile- amiyane tabiri ile pas geçilmiştir. Devrimden evvel geniş halk tabanında olmasa dahi özellikle üniversite öğrencileri arasında yaygın bir kabul görmüş ve 20. yy. da İslam dünyasında görüşleri ilgi ile karşılanmış bir fikir adamı olan Ali Şeriati’nin hayatını, kendine has düşünüş biçimini ve bu fikirsel yapının temellendiği felsefi etki ile duygusal zemini acizane tahlil etmeye çalışacağız.

Ali Şeriati 1933 yılında İran’ın Horasan Eyaleti’nin Sebzivar ilçesine bağlı Kahek’te dünyaya gelir, ama Şeriati her zaman için çocukluğunun geçtiği aynı bölgedeki toprağının kuraklığı ile meşhur bir çöl yerleşkesi olan Menzinan adlı köyü, kendi ata toprağı olarak belirtir. Soy olarak bir mollazadedir, ama hiçbir zaman ,bir din adamı sülalesinden gelmenin halk arasında bir saygınlığının ve maddi getirilerinin olacağı kaçınılmaz olan İran’da, bu soydan gelmesi ile böbürlenmemiş veya kendine bir rant sağlama yoluna gitmemiştir.

Babası Muhammed Taki 1935 yılında, Şah Rıza’nın yeniden yapılandırma sürecinde din adamı kimliğinden soyutlanır ve dönemin Eğitim Bakanlığı’nda çalışmaya başlar. 1941 yılına gelindiğinde İran Komünist Partisi (TUDEH) kurulur ve Taki bu parti ile dirsek temasına girmiş ve bu siyaset ile ilgilenmeye başlamasının başlangıcı olmuştur dene bilinir. Daha sonraları Tudeh ile anlaşmazlıklara düşer ve bu partiye karşı fikirsel bağlamda mücadeleye koyulur. 1950 li yıllarda Dr. Musaddık’ın sürdürdüğü Milli Hareket’e katılır.

Ali Şeriati öncelikle 1939 yılında Meşhed’de İbn-i Yemin İlköğretim Okulu’na kayıt olur. İlk öğretim süresince bir ara ülkedeki siyasi olaylardan dolayı köyüne dönüp öğrenime ara verir, bu devreyi ailesi köyünde medrese öğrenimi ile değerlendirtecektir. İlk okulu bitirdikten sonra sırası ile orta okul ve öğretmen lisesini bitirir. Ali Şeriati’nin özellikle ilk ve orta okul süresince derslerine fazla önem vermeyen, geceleri sabahlara kadar kitaplar okuyan fakat okul ödevlerini ihmal eden bir yapısı vardır. Daha ortaokulda iken Mevlana’nın mesnevisi ile tanışır, ardından bunu Hallac, Cüneyd-i Bağdadi gibi irfan yolcuları takip eder. Lise döneminde Şeriati artık, Felsefe ve İrfan konularına odaklanmış haldedir. Kendisi bu halini; “Bu dönemde beynim felsefe ile genişliyor, kalbim irfan ile dağlanıyordu…” diye özetler.

1950’li yılların İran’ında Musaddık’ın başını çektiği milli hareket ülke petrollerinin millileştirilmesi için mücadele verecek ve iktidar olacak, fakat 1953 yılında bir ABD darbesi ile devrilecektir. Tüm bu kargaşanın içinde, henüz çiçeği burnunda bir öğretmen olan Ali Şeriati’de Milli Hareketi ve İran petrollerinin millileştirilmesini desteklemiştir. 1952 yılına gelindiğinde, Milli hareketi destekleyen bir gösteriye katıldığından dolayı Ali Şeriati ilk defa göz altına alınır. Bu gözaltı Şeriati ‘yi artık toplumsal konularda daha duyarlı hale getirir ve kişisel olarak bir kırılma noktası kabul edilebilinir. Bu sosyal kargaşa ortamının içinde, hayatının bundan sonrasına etkiyeceği tartışılmaz olan Cevdet Es-Sahar’dan “Ebu Zer Gıffari” adlı eseri, babasının teşviki ve gözetimi altında, Arapça’dan Farsça’ya tercüme eder. Ebu Zer Gıffari adeta kendisi için yıllar evvelinde kalmış yitiğidir, ilerleyen yıllardaki bir çok söylevsel çıkış noktalarına referans olarak Ebu Zer’i kullandığı görülecektir.

Ahmet Abad’da bir süre ilkokul öğretmenliği yapar. 1955 yılında açılan Meşhed Edebiyat Fakültesi kurulur ve ilk öğrencilerinden biride Ali Şeriati’dir. Hem öğretmenliği hem de Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciliği beraber sürdürür. Bu arada daha sonraları ilk okullarda uzunca bir süre ders kitabı olarak kullanılacak olan “Dini Ahlaki Eğitimi” kaleme alır ve 1956’da bu kitap yayımlanmaya başlar. Aynı süreç içinde Mekteb-i Vasıta ve Ebu Zer kitabını da yayımlar. Artık sayısı düzineleri bulan yazın hayatına çoktan başlayan bir Şeriati karşımıza çıkmıştır. 1950’li yıllardaki bir diğer kırılma noktası da ilerideki eşi Puran Şeriati ile Edebiyat Fakültesi’nde tanışırlar. 1958 yılında evlenirler ve daha sonraki yıllarda bu evlilikten üç kız (Sara, Susan, Muna ), bir erkek (İhsan) çocukları olur. Yine 1958 yılında Şeriati, Edebiyat Fakültesini birincilikle bitirir. 1959 yılında bu başarısının bir sonucu olarak o yıllarda kendi ülkesinde başarılı olmuş bir çok İranlı öğrenci gibi o da burslu olarak Avrupa’da tercih edeceği bir ülkede ve bölümde yüksek öğrenim için gönderilir, Şeriati’nin tercihi Paris olacaktır.

1959’da Şeriati’nin kendi deyimiyle “Paris zindanındaki” günleri başlar. Paris’te önce Fransızca öğrenir ve henüz daha bu dili öğrenme aşamasında eline aldığı bir Fransızca- Farsça sözlükle odasına kapanıp Alexis Carrel’den “Dua” adlı eseri tercüme eder. Bu eseri tercüme etmesi ile Avrupa’da özellikle Paris’te o sıralar yoğun olarak bir fikirsel kabul görmüş olan varoluşçuluktan etkilenmeye başlamıştır. Bu sonraları onu etkileyen isimlerden biri olan Paul Satre ile doruk noktasına ulaşacaktır.

Ali Şeriati Paris’te Sorbonne Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak kayıt yaptırır ve Sayfuddin’den “Belh’in Faziletleir Tarihi” adlı eseri doktora tezi olarak hazırlar. Doktora öğrencisi olduğu yıllarda öğrenimi ve araştırmalarınsa üniversite ile sınırlı kalmaz; “College de France “ araştırma merkezinde Georges Gurvich ile sosyoloji, “Solciologie Religeuse” araştırma merkezinde ise Jaques Berque ile din sosyolojisi üzerine çalışmalarda bulunur. Hatta çoğu zaman asıl doktora programını ihmal edip, sosyoloji ve din üzerine yaptığı araştırmalara yoğunlaşır.
Paris’te öğrenciliği sırasında o sıralarda ülke içinde de yoğun karışıklıklara sebep olan Cezayir Kurtuluş Hareketi ile temasa geçer. Cezayir’in bağımsızlığı için çalışan bu örgüt için çalışır, aynı zamanda Paris’te faaliyet gösteren diğer Afrikalı kurtuluş örgütleri ile de irtibata geçer. Paris’te kaldığı süre boyunca bu örgütler ile irtibatını devam ettirecektir.

1963 yılında Şeriati Sorbonne Üniversitesi’ndeki doktorasını tamamlar ve o yıl İran’a dönüş yapar. Fakat İran istihbarat servisi (SAVAK) Şeriati’yi ülkeye giriş yapar yapmaz sınırda tutuklar. Uzun süren sorgulama döneminden sonra zaman zaman yazılarında da belirttiği Kızılkale Hapishanesi’ne gönderilir. Burada 6 ay kadar alı konulduktan sonra suçlanılacak somut bir şey bulamadıklarından, Şeriati serbest bırakılır. Şeriati daha sonra bir ilkokulda ardından da Eğitim Bakanlığı’nda ders kitapların hazırlama komisyonunda çalışır. Ardından Meşhed Üniversitesi’ne tarih hocası olarak dersler vermeye başlar. Tüm bu eğitim hayatının arta kalan vakitlerinde kitap tercümeleri yapar, yakın çevresinin düzenlediği ev toplantılarına katılıyordu. Tüm bu çalışmalarından rahatsız olan SAVAK fakülte yönetimine baskılarda bulunarak Şeriati’nin önce ders saatlerini azalttırır ardından 1971 yılında ise üniversite ile ilişkisi kesilir. Şeriati’ye Yüksek Öğrenim Bakanlığı’nda onu salt oyalayabilmek için bir oda verilir.

Şeriati’nin İran’daki okur yazar kesim ve özellikle üniversite gençliği arasında tanınmasının sıçrama noktalarından biri de, 1967 yılında kurulmuş olan Hüseyniye-i İrşat’ta verdiği dersler olmuştur denebilir. Bugün dahi deşifreleri kitap halinde yayınlanan, bir çok dile tercüme edilen bu konferanslar ayrıca ses kayıtları olarak internet üzerinden çok geniş bir kesime ulaşabilmektedir. Şeriati’nin aynı zamanda iyi bir hatip olduğu İrşad’daki konuşmalarından ve bu konuşmalardan etkilenen gençlerin düşün hayatlarındaki değişikliklerden anlaşılmaktadır. Fakat Hüseyniye-i İrşat’ta her zaman kurumu da kendi içinde geliştirmeye çalışmış, orada bir kütüphane oluşturmuş ve konuşmalarının hiçbir zaman dini bir konuşmada sınırlı kalmasını istememiştir. İrşat’taki konuşmalarının birer vaaz olmadığını, kendisinin de bir din görevlisi gibi görülmemesi gerektiğini vurgulamıştır. 1972 yılına gelindiğinde ise Hüseyniye-i İrşad SAVAK tarafından kapatılır. Artık Şeriati üzerindeki baskıda giderek artmaktadır. Çoğu zaman gizli ev toplantıları düzenler, bir arkadaşının dediği gibi artık o bir “kültür gerillası”dır. Monarşiye karşı olan özgürlük mücadelesini yarı gizli bir biçimde sürdürmeye devam eder.

1973 yılında Ali Şeirati’yi bulamayan SAVAK, babasını ve bazı akrabalarını göz altına alır, bunun üzerine Ali Şeriati kendisi SAVAK’a teslim olur ve Şeriati’nin 18 ay sürecek olan zorlu işkencelere uğradığı zindan hayatı başlar. Çoğu zaman karanlık bir hücrede tek başına tutulur ve her gün periyodik olarak işkencelere tabii olur. 1974 yılının Mart’ında İran Şah’ı OPEC üyesi ülkelerin toplantısına katılmak üzere Cezayir’e gider. Dönemin Cezayir Dış İşleri Bakanı, zamanında Şeriati ile birlikte Paris’te okumuş ve beraber Cezayir Kurtuluş Hareketi’nde bulunmuş olduğu Abdullatif Humeyseti’dir. Humeyseti Şah’tan OPEC toplantısı esnasında, eski sınıf arkadaşı Ali Şeirati’yi serbest bırakmasını rica eder. Şah ülkesine döndükten sonra bu rica üzerine Şeriati’yi serbest bırakır. Şeriati artık mahkum değildir ama sürekli gözetim altında tutulur, bedeni zindanda uğradığı işkencelerden bitkindir ve ışığa karşı aşırı derece duyarlılık göstermektedir. Ama Şeriati bu işkenceler karşısında dahi husumete hiçbir zaman kapılmamıştı, çevresine sürekli bütün konuşmalarında monarşiye karşı mücadelenin silahla olmaması gerektiğini, bütün çalışmalarının fikirsel ve düşünsel boyutta sürmesini söylüyordu.

SAVAK’ın göz hapsi aile olarak normal yaşantılarını dahi engeller hale gelir. 1976 yılında Şeriati ailesi ile birlikte Avrupa’ya göç etmenin yollarının düşünür. Zorlu bir sürecin ardından SAVAK’ı da atlatarak Mayıs 1977’de, İran’dan havayolu ile Belçika’ya oradan da İngiltere’ye geçer. İngiltere’de bir tanıdığının yanına yerleşir, fakat çocukları (ABD ‘de eğitime gönderdiği İhsan hariç) ve eşi Puran hala İran ‘dadır. Puran Hanım daha sonra sadece iki kızını (Susan ve Sara’yı) İngiltere’ye babalarının yanına gönderebilir, kendisine ve Muna’ya havaalanında yurdışına çıkış için izin verilmez. İngiltere’deki arkadaşının evinde Susan ve Sara ile birlikte kalıp Puran Hanım’ı ve Muna’yı bekleyeceklerdir.

19 Haziran 1977 günün sabahında Şeriati evde, tek başına kaldığı odanın kapı eşiğinde cansız vaziyette bulunur. Bu ani ve genç yaştaki vefatı hakkında SAVAK’dan şüphelenilmektedir. O sırada bedensel bir rahatsızlığı henüz yoktu, ayrıca vefatın üzerinden daha 1-2 saat geçmeden ev İran Konsolosluğu tarafından aranır ve cenaze işlemeleri hakkında resmi işlemlerin yapılmasını istenir. Vefatın ardından ceset üzerinde otopsiye dahi izin verilmez, ayrıca İran devleti diri halde türlü oyunlarla kullanamadıkları Şeriati’nin cesedi üzerinden bir meşruluk çıkarımında bulunmaya kalkmış, naşı İran’da devlet töreni ile defnetmeyi ve sanki Şeriati’yi monarşiye destek çıkan bir aydın gibi sunma telaşına düşmüşlerdir. Bunun üzerine Şeriati’nin ailesi ve yakın çevresinin gayretleri ile naşı İran yerine, Şam’da Hz.Zeynep’in türbesine defnedilir.

Abdurrahman AGA


2006- İstanbul

KAYNAKÇA
- http://www.shariati.com/
- http://www.aliseriati.com/
- Gözetim Altında Özgürlük- Eşim Ali Şeriati, ŞERİATİ Puran, ( Ekin Yayınları, Haziran 2005, İstanbul)
- Yalnızlık Sözleri I-II, ŞERİATİ Ali, (Anka Yayınları ,İstanbul 2003)

Son Gıda Krizi ve AB Ekseninde Türkiye’nin Tarım Algısına Yeniden Bakış



Türkiye yıllardır, bir tarım ülkesi olarak anıldı ve bilindi. Nüfusunun çoğunluğu tarım ile geçinen bir toplum ola gelmek elbette sosyo-kültürel düzlemde de bazı davranışsal pratikler ve kültürel normların gelişiminde etkili ola geldi. Hep söylenen batıdaki endüstri ve sanayi inkılaplarını yakalayamamış bir ülke olmamızdı. En iyimser görüşler bile mirasçısı olduğumuz imparatorluğun “sanayileşen ülkeler arasında” olsa olsa sondan birinci olabileceğimiz yönündedir.[1]

Tarihsel süreç içerisinde tarımın önemini en iyi anladığımız dönem 2.Dünya Savaşı olsa gerek. 1. Dünya Savaşı’na kadar dış kaynaklı beslenen İstanbul bu savaş ile birlikte Anadolu’dan beslenebileceğini anlamıştır. Bütün iyi niyetli ve kimi zaman hakikaten ciddi çalışmalara rağmen, beklenen ve özlem duyulan tarım ülkesi olma imajının bir kenara itilmesi olduğu muhakkaktır. Modernleşme sürecimiz özellikle 20.yy. ‘ın ikinci yarısı ile birlikte “Ağır sanayi” parolasını nasıl kullandı ise; 21.yy ‘ın başından itibaren ise “teknoloji toplumu” olma idealleri ile ilerlemeye çalışmakta.

Bütün iktisadi teorilerin ciddi eleştirilere maruz kaldığı günümüzde her toplum için ideal bir kalkınma metodunun olup olamayacağı bile tartışmalıdır. Post-Modernizm ile birlikte yerelciliğe verilen önem bu konuda kayda değer olsa da yeterli değildir. Post-Modernist algı da atası olan modern düşünceden çok farklı değildir.[2]

Bütün bu felsefi süreçler işleyedursun, son günlerde hayli güncel olarak dünya gündemindeki gıda krizi “korumacı politikaların geri mi teptiği?” sorusunu akıllara getirmiş durumda. Şöyle izah edecek olursak; AB başta olmak üzere ekonomik birliktelikler kendi iç tarım üretimini korumak için bütçelerinden çok ciddi miktarlarda sübvanse alımları yaparak yahut çok ciddi mali desteklerini gayet cömertçe tarımla uğraşan insanlara sunarak kendi iç tarımlarını korumayı denediler hep.[3] Bunu yaparken de diğer ilişki içinde oldukları ülkelerde tarımı bir kambur gibi göstermeyi de ihmal etmediler. Bu ülkeleri tarımdan ziyade; kendi topraklarını kirletmeyecek yahut ucuz üretim girdilerini dolaylı yoldan sömürebilmek için ağır sanayi vb. ardıl sanayilere teşvik ettiler. Dikkat ediniz kendileri ile eşit düzeyde bir üretimden ziyade bir evvelki “eski” kuşak üretim modellerini kastediyoruz. Bunu sonucunda birçok “geri kalmış yahut gelişmekte olan” ülke ya teknoloji çöplüğüne dönmüş yahut da post-kolonyal bir şekilde sömürülmüştür.

Bu manzara aklımızın bir kenarında dursun. Bir de günümüze bakalım. Artık dünyanın bir bütün olduğunu ve sınırların sadece ticarette ve sermaye hareketlerinde kalkmasının bir anlam ifade edemeyeceğini insanoğlu yavaş yavaş anlıyor galiba. Kirlenen hava, deniz, su…Ne varsa ortak değil mi? Sınırların pek de önemi kalmıyor dünya kirlenirken…

Olayın ekonomik yönüne bakacak olursak; ülkemiz özelinde manzara yukarıda bahsettiğimizden pek de farklı değil. Yıllardır kitlelere heyecan veren “ağır sanayi” söylemlerini şimdi “teknoloji toplumu”, “bilgi toplumu” vb. söylemler almış. Emin olunuz nasıl ağır sanayi idealine ulaşamadı isek; bu da bir hayaldir. Ruhu okşayan bir söylemin ötesine gidemeyecektir. Sadece ekonomik paradigmalar ile bir “toplum” inşa edebilme hayali kimseler kusura bakmasın bir yüzyıl geride kalmış bir boş düşüncedir. Ne sadece fabrikalar açmak ile sanayi toplumu; ne çok iyi bilgisayar üretebilmek ile teknoloji toplumu olunabilinir. Bunların hepsinin sosyo-kültürel dayanakları olamadığı sürece abesle iştigalden öteye gidemeyen sözler kalır elimizde.

AB özelinde de konuya bakacak olur isek; son büyüme ile birlikte 480 milyona ulaşan bir nüfustan bahsetmekteyiz. Bu nüfusun doyurulabilmesi her ne kadar yüksek randımanlı tarımsal üretimler yapılıyor olsa da birlik sınırları dâhilinde pek de mümkün görünmemektedir. Tarımda kendini koruyan ve içe kapalı bir politika izleyen AB; artık kimi uzmanlarca dünya tarımındaki bu son krizin nedenlerinden biri olarak da sayılmaktadır. Şöyle ki; ihtiyacı olmasına rağmen dışarıdaki ucuz tarım ürünlerine yönelmeyip kendi çiftçisini gereksiz ve ağır maliyetli bir şekilde desteklemesi; dünyanın geri kalanındaki ekilebilinecek arazilerin ekilmemesini beraberinde getirmiş durumda. Eğer AB dışa açık bir tarım politikası izlese idi liberal dengeler dâhilinde kısa vadede dezavantaj gibi gözüken birçok husus avantaj olacaktı. Aynı şekilde dünya bu gıda krizini bu kadar da derin ve köklü yaşamayacaktı.

İşte tam da bu noktada; AB üyesi olan veya üyelik yolunda bulunan kimi tarım ülkeleri bir anda AB için büyük bir nimet oluyorlar. Birliğin ihtiyacı olan geniş tarım arazilerine ve bir tarım toplumuna sahip Türkiye, Polonya, Romanya; Ukrayna vb. diğer ülkeler bir ekonomik avantaj elde etmiş durumdalar. Üye olanlar; Romanya ve Polonya gibi, mevcut durumlarını daha da sağlamalaştırabilecekleri gibi; Türkiye gibi aday konumundaki bir ülkenin de eline hayli büyük bir koz geçmiş oluyor. En azından orta vadede gümrük birliğinin kapsamı tarım ürünlerini de kapsayabilecek şekilde genişletilmesi dahi olası.

Ağır sanayi, tekonoloji vb. kendinde olmayan kalkınma modellemeleri ile gözleri kamaşan/kamaştırılan Türkiye kendi iç dinamiklerini ve avantajlarını ne derece kullanıp – kullanamayacağını ilerleyen süreçlerde göreceğiz.

Abdurrahman AGA 28 Nisan 2008 İstanbul


[1] Bu görüşü en çok dillendiren yakın dönem tarihçilerimizden Prof.Dr.İlber ORTAYLI’ nın İmparatorluğun En Uzun Yüyılı adlı eserine bu konuda baş vurulabilinir.
[2] Konu ile ilgili ayrıntılı bir değerlendirme için ; Modernizm, Post-Modernizm , Postkolonyalizm , Ben-Öteki İlişkisi Etnosantirzm ;DoçDr. Turgut İLTER – Doğu Akdeniz Ünv. İletişim Fakültesi. Bu makalede özellikle modern – postmodern ilişkisinden ayrıntılı olarak bahsedilmiş.
[3] Şuan dahi AB bütçesine bakıldığında %40 a varacak derecede topluluk bütçesinin tarım koruma önlemlerine ayrıldığını görmekteyiz. http://ec.europa.eu/budget/index_en.htm

Keçi, Kartal, Hamsi ve İstavrit




Hikaye bu ya, anlatılır ki;
İki arkadaş bir dağ yolunda yürümektelermiş. Bir an uzakta ve bir dağın zirvesine doğru bir karartı görmüşler. Bu uzaktaki karartı hakkında konuşmaya başlamışlar. Biri bu karartının keçi diğeri ise kartal olduğunu söylemiş. Keçi – kartal , keçi- kartal, keçi – kartal… Derken o karartı bir anda bir kartal olarak belirip havalanmış ve uçmaya başlamış. Bunun üzerine karartının keçi olduğu iddiasındaki arkadaş diğerine “Keçinin de uçanını ilk defa görüyorum ya!” demiş.

Hayat kimi zaman böyle… Gerçekler yüzümüze yüzümüze vursa da… İddiamız da sebat etmeyi severiz. Gerçekçilik ile düşlerimizi, sübjektif algılarımızı kimi zaman ise duygularımızı değiş tokuş yaparız. Tartışma kültürümüzün pek o kadar da gelişmiş olduğunu söyleyemeyeceğim. Tartışa bilmek için, öncelikle dinlemeyi ve karşı taraftan hoşumuza gitmeyen mantığımızın almadığı şeyler duyabilmek bile olağan gelmeli.

Son günlerde yolda- sokakta; mecliste – bakkalda; okullarda – belediye otobüslerinde… Her yer de mutlak ve tek hâkim kendimizi zannetmekteyiz. Acaba düşünebilme kabiliyeti sadece “ben”in mi tekelindedir? Karşımızda çalışan ve üretebilen bir zihin yok mu? Tartışma yahut sohbet geleneğimiz elbette modern ve batılı standartlardan farklı. İyi de bu benliğimizi de bu farklılığın arkasına mı saklanarak kamufle edelim? Yahut onunla yüzleşelim mi?

Bizim gibi doğulu toplumlarda sohbet denilince herkesin birbiri ile kompleks şekillerde konuştukları, ortamda gürültünün eksik olmadığı, kelimelerin havada birbirine girip havada ses dalgalarının çarpıştığı bir sahne yoktur. Sadece bir kişinin gayet otoriter bir şekilde faşizanvari bir halde ve bir tutam kibir ile konuşup diğerlerinin susması da değildir sohbet. Sohbet en bilgenin bilgece konuştuğu, çevresindekilerin de ona katıldığı, irfanın ve derinliğin eksik olmadığı bir ortamdır. Ortamda bulunan herkese hitap etme gayesinde olan sohbet eden kişi kelimelerini özenle seçip tartar… Kimi zaman sorular sorar kimi zaman diğerlerinin görüşlerini alır. Kontrollü bir serbestlik vardır özetle.

Tartışmalarda öncelikle her iki tarafta bilir ki, tek başlarına eksiktirler ve bu eksiği birlikte tamamlayabilmek için bir araya gelmekte ve tartışmaktadırlar. Bir doğulu alimin dediği üzere; “tartışırken sanki başımda bir kuş durmakta onu rahatsız etmeyecekmişim gibi, karşı tarafı rahatsız etmeden tartışırdık”…

Şimdi tartışmıyoruz sadece herkes bağırarak fikirlerini söyleme çabasında. En çok bağıranın sesi en çok çıkacak ve aklı sıra o galip gelecek. Oysa sadece kendi söylemiştir ve kendi dinlemiştir. Üstüne üstlük karşı tarafın en hafif mana da kalbini kırma olasılığı hayli yüksek olup; bir de kırık kalp üstüne tüy dikmiştir olup bitenin. Hani kendi cümlelerimizi acele ile ve vurgular ile söyleyip; karşıdakinin sözlerinin pek önemli olmadığı bir “tartışma”… Sonuç?

Öte yandan doğrunun pek önemli olmadığı, tarafların birlikte bir şeyler düşünüp yeni açılımlar koyamadığı bir ortam düşünün. O benlik duvarları ile hapsettiğimiz kendi ufacık dünyamız, dışarıda olup bitene karşın elimizde kalanı ganimet bilmemiz. Hepsi uzaktan bakınca Eflatun’un mağarasındakileri andırıyor.

Gerçekleri söylemek bünyelerde kalıcı tahribatlar yapabilmekte… Ve akıl hastaları hastalıklarını o kadar iyi bilmekteki; doktorları bilgide bastırabilmekte… En azından bastırdıklarını zannetmekte… Oysa doktorun (bilgenin) hayattaki rolü yarışMAcı olmak. Kaçıp gideni kovalamak değil, kaçmak da değil. Eski bir kitapta okuduğum bir cümle şöyleydi “Susmak âlim için bir ziynet, cahil içinse bir örtüdür”. Örtüler ve ziynetler karışmış mı?
Son olarak yine gerçeklerden kaçıp otoriteyi gerçek sana bilenlerin bir hikayesini anlatarak bitirelim.

İki arkadaş (yine) bu sefer dağda değillermiş. Balık tutmak için açılmışlar. Bir balık tutmuşlar. Biri demiş ki “hamsi” öteki demiş ki “istavrit”. Hamsi – istavrit, hamsi – istavrit, hamsi istavrit…
Derken biri demiş ki;
- Bunu bizim kadıya soralım
Öteki şaşırarak demiş ki;
- E! Ama bizim kadı nerden bilecek? O adam ömründe balık yemez, ayrıca bir kez olsun denize açılmış bile değil…
- Bilmez, bilmez ama… Kadı değil mi, dediği dediktir.

Abdurrahman AGA Nisan-2008 İstanbul

aga@hurpaylasim.com

Toplumsallık Göze Batarken… Adaletin Konjektürelleşmesi…

Toplumsal olarak bir bakalım Türkiye mozaiğimize… Hep övünerek söyleye geldiğimiz bu mozaik aslında nasıl bir tablo sergiliyor? Kökleri Bizanistik idari kültür, Romalılaşma, hukukun dilemmaları, Osmanlı’da kadı’nın hukuk oluşturabilirliği, İslam hukukunda içtihat, Angola Sakson içtihadı, Roma hukukunun kamu-özel ayrımı vb. Konulara hiç girmeye niyetim yok. Anlaşılan bunlardan bahsetmek kimi zaman ninni, kimi zaman “entel lakırdısı” olarak görüne biliyor. Aslında hiç değil ya… Olabildiğince yalın konuşma taraftarıyım…

Bu ülkede nedense yıllarca kim hakkını aramak istedi ise, “aman siyasete alet olmasın” diyerekten “o hak “ üzerinde tabulaştırılmaya gidildi. Örnek çarpıcı ve sarsıcı olsun diyerek, ülkemizdeki dindar Müslümanları ele alalım. Daha konuşmaya başlar başlamaz bile “kim bu Müslümanlar?” diye sorulabilir. “Müslüman nedir?”in tanımını yapmama pek gerek yok sanırım, uzayda yaşamıyoruz 1000 yıldan fazladır Müslümanların yaşadığı ve nüfus olarak baskın olduğu bir coğrafyadayız. Unutmadan ben de müslümanım, hani bir dipnot düşmek gerekirse… Bunu söylemek bile hoş karşılanmaz oldu ya!... Neden? “E siyasete alet ediliyor…”

Siyasete alet edilme, edebiyatı artık karın doyurmuyor yeni bir şey bulmalı. “ABD ve büyük sermaye dini kullanıyor” “Din sömürü aracı olacak”…

Bakınız hiç birine “HAYIR” demiyorum. Bilakis doğru tespitlerdir. Fakat bu tespitleri yapıp ortaya atılanlara baktığımız da nedense bunları bahane ederek, dinini yaşamak isteyen insanların önüne ket vurma amacı olarak bu iddiaları getiriyorlar.

Çünkü kafaların arkasındaki düşünüş biçimi hiç değişmiyor. Öyle sarsılmaz bir ön kabuller silsilesi var ki… Kutsal kitapların cümleleri kadar bağlılar bu zihinsel pratiklere… (kutsallık ve sembolleştirmeye ilişkin makaleme bu konuda bakılabilinir. –ya ben bunları yazmıştım- olsun bu da benim şımarıklığım) Halkın kendi kendini yönetemeyeceğini, “cahil” olduğunu, hatta “bir profesörün oyunun iki köylü oyuna denk olması gerektiğini” düşünüyorlar… Laiklik iddiasındalar ama her dinin (özellikle çoğunluğun dini olan İslam’ın) binlerce yorumu arasında bir tanesini seçip onu da deve iken kuşa benzetip “işte gerçek din bu” diye sunmadan da edemiyorlar. Öyle ki işlerine geldi mi, dini söylemlere seçim propagandalarında en çok onlar başvuruyor.

En önemli özelliklerinden biri de en ufak bir eleştiriye tahammül sıfırında altında… “Sen de mi gericisin? “ sorusuna muhatap kalmanız içten bile değil. Zira onlar gibi düşünmeyen insanların hayat hakları pek yok gibi… (Bakınız, herhangi bir felsefe sözlüğünde ontoloji faslı…)

Biryandan laikliği savunurken, aynı zamanda ülkede yaşayanlar arasında –sadece gayri Müslimleri – azınlık olarak nitelenmesi ne kadar akılcı? Öte yandan bu din eksenlik “azınlık” tanımına rağmen İslam’a ait sembollerle dahi tahammül gösterememekte. Dini işine geldiği noktalarda salt bir “kültür” (kültürün ne olduğuna dair bir atıf yapmak isterdim ilgilenen arkadaşlar devam etmekte olan kültür yazı dizime bir göz atabilirler- şımarmak gibi olmasın) , istedikleri zamansa bir sosyal ayıraç olarak nitelenebilinmekte.

Sembolizm fetişçiliği hat safhada, yerelliğe –en baba modernistlere taş çıkartacak kadar- karşılar, yerel olanı geri kalmışlıkla da ithaf edilir. Kendi toplumuna oryantalist gözü ile bakmak pek sağlıklı bir ruh hali olmasa gerek… Sofrasına gelen pandispanyanın ununun buğdayını tarlasında ekip yetiştiren köylü en az 100 yıl geri dedir, o ise o köylünün 100 yıl ilerisinde… Ama ikisi de aynı çağda yaşamaktadır, kirlenen hava ikisinin de ciğerlerinde dolaşmakta… Biri hastalandı mı sosyal güvenlik “reformları” ile ölüme terk edilirken; öteki Avrupa hastanelerinde fink atacaktır…

Her yıl Kurban ve Ramazan bayramlarında tatil yapan Müslümanlar neden Ramazan ayında mesai saatlerinin oruç saatlerine göre düzenlenmesini talep edince bir garipsenme ile karşı karşıya kalırız anlayamam…

Veyahut Müslümanların gönüllü olarak istediği fakire verebileceği fitresini, zekâtını neden –laiklik- devlete ait bir kurum toplamak ister?

Aynı şekilde niçin Müslüman olsun olmasın herkesten alınan vergilerle –sadece İslam’ın Sünni öğretisinin bir yorumunun (yani Sünni öğretinin tamamı da değil dikkat ediniz –tavşanın suyunun suyunun suyu) – benimsendiği Diyanet İşleri Başkanlığı tesis edilir? Diğer inançlara mensup insanlara neden bu kurum dâhilinde hiç söz hakkı yoktur? Yahut onlara kendi kurumlarını kurma hakkı verilmezde, hep yeraltına itilirler? (Özür dilerim seçimden seçime hatırlanıldıklarını unutmuştum)

Peki, sormak isterim kendi din adamını yetiştirmesi yasaklanan bir din düşüne biliyor musunuz? Rum Patrikhanesi, Ruhban okulunun kapatılmasından bu yana kendi din adamlarını yetiştiremiyor. Yakında onlarda –din adamı ithalatına- başlamak zorunda kalacaklar bu gidişle… Sonra şikâyet etmek yok ama filan patrikhane görevlisi Türkçe bile bilmiyor diyerek…

Unutmadan başka neler kaldı? Anadilini yıllarca çarşıda pazarda bile konuşmasına hoş gözle bakılmaması şöyle dursun, para cezasına çarptırılan insanlar… Kendi kültürlerini yaşamak isteyen Kürtlere toptan terörist damgası vurulması… (Terörist olmak istemeyeni de biz mi zorlayacağız? –Hayır benim algılarıma ters, senin bu senaryoda rolün başka taraf…) Oysa Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşında cephede hep beraber değil miydik?

Ama yakın zamana kadar bunlardan bahsetmek bile size “vatan haini” damgası vurulması için yeterliydi. Modernizm ölmedi hala kimi kafalarda çok orijinal bir biçimde yaşıyor… Oysa dünya Post-Modernizm’den sonrasını tartışıyor…

Sahi adalet diyecektik değil mi? Şimdi bir düşünelim bütün bu tabloyu… Adalet sadece BİZİM ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda BİZİM için çalışan bir sistem değildir. Hukukun üstünlüğü ancak ve ancak herkes için aynı kanunlar aynı şekilde uygulandığı sürece oluşabilir.

Başkaları kanunsuzluklara ve adaletsizliklere maruz kaldığı zamanlarda biz sesimizi çıkartmıyorsak, kaldı ki bu kanunsuz ve haksız fiili destekliyorsak, aynı durumla er yâda geç biz de karşılaştığımızda tepkimiz ne olacaktır? Adalet “kişiden kişiye değişerek tecelli eden” bir şey değildir.


Hoş hatırladıkça içim kararıyor ama… Bunu hatırlatarak bitirmek istiyorum yazıyı; daha 50 yıl olmadı bu ülkede bir başbakan asılalı… Ve yakın zamanda yargı erklerinden birinin en başındaki biri çıkıp bu olayı “halk coşku ile karşıladı” dedi… Hiçbir yorum yapmak bile istemiyorum… Sahi ilerici aydınlarımız çalışıyorlar vesselam…
Abdurrahman AGA
Mart 2008- İstanbul

Yaratıcı Kaos Üzerine...


“Başlangıçta kaos vardı.” Yunan mitolojisinin amentüsünün temelini oluşturan bir başlangıç inanışıdır. Önce her şeyin kargaşa ve düzensizlik içinde olduğunu ardından ise bu kargaşadan bir düzenin (kozmos) ortaya çıkacağı fikrini salık veriyor bu inanış.

Bütün mitler, inanışlar bir başlangıç temellendirir ve bu başlangıç üzerine bir hayat, zaman, mekan, insan vb. algılar oluştururlar. Bu doğrultuda Kadim Yunan mitolojisindeki Kaos-Kozmos ilişkisi bir şeylerin oluşabilmesi için evvelinde bir kaosu öngörmekte; dolayısı ile kaos sırasında oluşacak her türlü kargaşayı, kargaşanın getirdiği adaletsizliği, olumsuzlukları vb. halleri meşrulaştırmış olacaktır. Kaos meşrudur, olması gerekir ve geçecektir de; yeni bir düzenin kurulması için.

Kaos-Kozmos düşüncesini Kadim Yunan’daki döngüsel zaman algısı ile beraber düşündüğümüzde ayrı bir fikri pencere bize bir bakış kazandıracaktır. (Döngüsel tarih anlayışı için bakınız; Sekülerizm,Seks ve ilerleme ) Kaos ve kozmos arasında gidip gelen bir tarih ve zaman algısı bize sunulacaktır. Zihinlerimizi az biraz zorlayacak olur isek bu Hıristiyan ve Müslüman tarih-zaman-mekan algısı ile taban tabana zıttır. Kaldı ki iki dinin de başlangıca yaptıkları atıf da hem kendi aralarında hem de Yunan Miti ile farklılık gösterdiğinden bu sonuç kaçınılmazdır da. Ayrıca burada niçin din(ler) ile bir miti kıyasladığım sorunsalı akla gelebilir. Bu konuda yunan mitolojisinin aynı zaman da bir din etkisi ile toplumunu etkilediğini (tıpkı bir ideoloji gibi) hatırlatmak isterim. İdeoloji ve din kıyaslamasında kimi 20.yy. daki Müslüman ve Hıristiyan yazarların ideolojileri de birer “şirk dini” kapsamında tahlil ede geldiklerini de unutmayalım. Şahsi kanaatim bu söz ettiğim yazarlar ile aynı olmamakla beraber salt –algı ve pratik düşünce boyutunda- mitoloji/din kıyaslamasını yapmakta bir çekince görmüyorum.

Bu “yaratıcı kaos” un ne derece din/dinlerce kabul görüp görmeyeceği tartışması bir kenarda dursun; bunun ne derece “insani” olduğunu sorgulamalıyız derim. Son yıllarımıza damgasını vuran dünya üzerinde bir kaos yaşadığımız aşikardır. Milyonlarca insanın birkaç yıl içinde hayatını kaybetmesi; büyük psikolojik ve sosyal yıkımlar bunun birer göstergesi. “Emniyet, huzur, istikrar, refah vb.” bütün kelimeler ağızlarda sakız olmuşken bu kaos bize bir kozmos mu armağana edecek sizce?

Bu soru işareti okuyucuyu meşgul ede dursun gelin güncele bir sıçrayış yapalım. BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ne zaman söylene gelse çeşitli görüşler ortada dönmeye başlıyor. Kimi destekleyelim, kimi uzak duralım, kimi temkinli yaklaşıyor… Ben bunlardan hiç birine bulaşmadan sadece bu planın beslendiği düşünce yapısını hep beraber kendi ön kabulleri dâhilinde sorulara maruz bırakma taraftarıyım. Sonuca da okuyucu kendi doğruları çerçevesinde varsın isterim.

Öncelikle BOP kanaatimce sadece düşüncelerimizi oyalamak için önümüze atılan bir deli saçması plandan başka bir şey değil. Odaklanmamız gereken onun yanlışlıkları, doğrulukları vs. değil arka planda yatan düşüncedir. Ötekini kendinden aşağıda gören; aynı zaman diliminde yaşamış olsa da; onu –ben senin 100 yıl evvelindeyim, sen de benim 100 yıl gerimdesin- diyerek kendince konumlandıran; kendini merkez ve biricik yapan bir düşünce…
Aslında modern sömürünün bir mutasyon hali; artık öyle basit ve kolay bir sömürü yok. Daha komplike bir yapı içinde. Sömürülmek için çağıran sömürgelerin bizzat kendileri olmakta.

Önce bir düşman oluşturuldu. Hayalet gibi bir şey olmalıydı. Kolaylıkla her kalıba sokula bilen; her istediğimize fırlatıp ata bileceğimiz bir “şey”. Terörizm hayli el verişli bir malzemeydi. İstenilen ülkeye atfedile biliniyor; dramatik tablolar sayesinde insanların kalpleri ve beyinleri esir alınıyordu…

“Ya bendensiniz, ya düşmanımsınız.” Sloganı ile hareket eden bir düşünceden bahsediyoruz. Ve kaos başlıyordu tekrardan…Döngüsel tarihe geri dönüyordu insan oğlu. Referansımız da hazırdı; kadim Yunan ne güne duruyordu. İşte felsefe bir cinayetini daha işleyecekti, günaha vebal de bulunmuştu. “Yaratıcı kaostu” başlayan… Ve ardından geleceği vaat edilen bir “kozmos” gelir mi gelmez mi bilmiyorum. Ama milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği, milyonlarcasının evlerini terk ettiği…Bunca göz yaşı ile ilerleyen bir kaos gerisinde inşa için ne bırakacak? İskeletlerimizin üzerine bir imparatorluk inşası düşünülüyorsa bilemeyeceğim…

Ve “kaos” adı ona her türlü varlıksal meşruluğu sağlıyordu; insanlar ölebilirler, hayatlar alt üst olabilirdi. Sonuçta bu bir kaostu. Tıpkı devrimi insanların hayatlarında meşrulaştırmak gibi… Bu bir devrimdi, ihtilaldi yanlışlıklar olabilir, insanlar ölebilir, asılabilir; sebep aranmaya bile bilirdi. Arandığında muhakkak bir bahane bulunurdu. O bir türlü nedense gelmeyen güzel yarınlar için onlar feda edilecekti.

….1979 sonu, İran’da devrim olmuştur. O kargaşa içinde “İslamcı olmayanların” temizlenmesi gerekmektedir de. Bir mahkemede molla idam cezası vermek istemektedir ama bir türlü sebep bulamaz. En sonun da idam gerekçesi şöyle sonlandırılır; “Eğer idam edilecek kişi günahsız ise ölünce cennete gidecektir; yok eğer bunu hak edecek günahları işledi ise idamı zaten gerçekleştirilecektir.”…

Örnekleri çoğaltmak mümkün, kendi ülkemizden tutunda; dünyanın birçok yerinde… Yeter ki gözü dönüversin insanın… Bir meşruluk hazırdır günahlar için. Sahi kozmos ne zamandı?
Abdurrahman AGA Ocak-2008 İstanbul

Sekülerizm, Seks ve İlerleme

Bugün seküler (secular) kelimesinin İngilizce sözlükte baktığımızda ilk manası “laik” olacaktır. Ama bu kelimeyi salt Angola-Sakson kültüründeki şekli ile kullanmaya kalkmak- diğer manalarını görmezden gelerek – bizi düşünce olarak kısırlaştıracağı ve birçok sosyal olguda bizi yanlış tahlillere sevk edecektir. Genel de birçok güncel tercümede “secular” kelimesi, laik yerine “çağdaş, seküler vb” çekilerde tercüme edilmektedir. Bu etimolojik tartışma güncel olarak laik- anti laik düzleminden çok ; hayatın pratiğine ilişkin bir boyutta incelenmesi taraftarıyım. Tabiî ki laikliği benimsememiş insanların Sekülerizm eleştirilerinin gölgesinde karınlarından konuşmaları – tıpkı etnik milliyetçiliği demokrasi bahanesi ile ortaya çıkması gibi- pek de hoş olmayan bir tutum. Öte yandan, her laiklik- Sekülerizm ayrımı yapan kişi fundementalist İslamcı; her demokratik açılım bekleyenin de etnik milliyetçi olacağını farz etmek de şizofreniden başka bir şey değildir.

Seküler kelimesinin etimolojik kökü Latincede “secus” sözcüğünden gelmektedir, bunun varyantı sexus, yani sex manasına gelmektedir. Klasik zihin için, seküler dünya, seksüel yeniden-üretim ihtiyacı içinde tutulmuş bir dünyadır. Yani ölümün varlığı nendi ile bu dünyada üremek, çoğalmak zaruretindedir. Grek mitolojisinde eros (seksüel dürtü) ve thanatos (ölüm dürtüsü) birbiriyle sıkı şekilde bağlıdır. Dolayısı ile seksüalite, seküler (dünyevi) faniliğin gereğidir. [1]

Ruhban sınıfının bu doğrultuda, seksüel dürtüyü insanın ilk günahının devamı sayması ve her türlü cinsel hazzı haram ilan etmesini de buna eklemlendirebiliriz. Şöyle ki, seksüelliği reddederek ruhban sadece dünyevi işlerden elini çekmiyordu. Bu sayede düşünsel arka planda, faniliği reddediyordu. Sekülerizm buna tepki olarak doğmuştur.

Seküler düşünce oluşturacağı bireyin –ki onu toplumdan yani komin olandan soyutlayacaktır –iki dünyası olacaktır. Birincisi dinini yaşayacağı, ikincisi ise dünyasını. Burada Rönesans ile kök bulan reformist harekete aslında Hıristiyanlıktan çok soyut değil; kendisinin inkâr etmesine rağmen çok köklü bir bağlantısı bulunmaktadır. Avrupalaşan ve St.Pavlus’un haddesinden geçen Hıristiyanlık ikili bir yaşamı ortaya koymakta, Tanrı’nın göklerdeki cennetini vaat etmektedir. (Burada asla dinsel bir dogmayı eleştirme hatasına düşülmemelidir.) Reformist düşünce “Mademki din bize öbür dünyada bir cennet vaat ediyor, öyle ise bu dünyada refaha ulaşmak için, bu dünyadaki cennet için din dışındaki şeylere ihtiyacımız olacaktır.” Diye özetlenecek bir söylemi takip etmiştir. Sonuçta “Sezar’ın hakkı Sezar’a; tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” parolası ile yeni bir hayat geliştirme çabası içine girmiştir.

Aydınlanma çağına gelindiğinde ise “seküler” kültür ilerleme savı ile kemale ermiştir. Şuraya dikkat çekmekte fayda var ki, Sekülerizm ‘in iki dünya görüşü de, ilerleme anlayışı da dini referanslara göre kendini tanımlamıştır. Bir evvelki paragrafta seküler yapının nasıl ikili anlayışa sahip olduğunu göstermeye çalıştık. Dikkat edilecek olursa bu ikili yapının hareket noktası dinin bir vaadi üzerine hareket edişti (göklerin cenneti- yeryüzü cenneti) Buna ilişkin daha önemli düşünsel bir versiyonu da “ilerleme” fikri dâhilinde gözlemlemek mümkün. Kadim Grek’deki tarihsel döngü anlayışını kıran Hıristiyanlık olmuştur. Hıristiyanlığa gelince değil genel tarih anlayışı her şeyin döngüsel bir dairede sürekli tekrarlanan zaman periotlarını yaşadığı yönündeydi. Yani aynı gün, aynı hafta, aynı ay, aynı yıl tekrar tekrar yaşanmaktaydı. Böyle bir zaman algısına sahip bir toplum/fert ne derece yarına dair ümitli ve bekelntili olabilirdi ki? Oysa Hıristiyanlığın Avrupa’ya getirdiği en büyük düşünsel atılım belki de on lineer bir tarih anlayışı sunması olmuştur. Yarın dünü tekrarı olmaktan kurtulmuş; insan mükemmelin beklentisine girmiştir. Özetle Kudüs’ten Roma’ya “umut” getirilmiştir.

Aydınlanmanın ortaya attığı yeryüzü cenneti için ilerleme (inkişaf, terakki) bu Hıristiyan mirastan bağımsız sayılamaz. Kadim Hıristiyanlığın yüzyıllar evvel kırdığı döngüsel tarih anlayışını, aydınlanma kendi felsefi temelleri doğrultusunda yeniden yorumlamıştır. İstisnasız bütün ideologları Adam Smith, Voltaire , Immanuel Kant vb. hepsi ideal olan yarının peşindedir ve onu müjdeleyeceklerdir.

Elbette Seküler yapı devraldığı bu ilerlemeyi aynen muhafaza etmeyecektir. İlerleme; dünün, düne ait olan ne varsa hepsini ya görmezden gelecek, yahut onu kusurlu, eksik, hatalı olarak niteleyecektir. Özetle geçmişi “eski” ilan edecektir. Dayandığı yeni sınıfsal dayanaklar (burjuvazi, sanayi-endüstri toplumları) itibari ile pratik hayatta bu ilerlemeyi kendisine inanan insanlara sunacaktır. Dün terk edilecek, yarın ise vaat edilecektir. Kendisini ise “son” nokta olarak ilan edip adeta dogmalaştıracaktır. Zihinlerde ebedi olduğu iddiasından da vaz geçmeyecektir.

Seküler yapı, toplumsal düzlemdeki dinsel boşlukları fark edecek ve buralara sızmak sureti ile yeni bir anlam düzeyini de insanlığa armağan edecektir. Buna ek olarak kendi içinde barındırdığı ilerleme ile beraber gelen yeni namına ne varsa (sanayi, teknoloji vs.) bütün bunlar içinde bir “etik” oluşturacaktır.

Batısal iç dinamikler nazarında, Sekülerizmin gayet tabii ve doğal bir sonuçtur. Skolastik düşünce dünyasının sallanması, insanların kendi hayatlarını yorumlamada yardımcı bir rehber arayışına düşürmüştür. Aynı düzlemde Avrupa’daki burjuvazi toplumu için ise iyi bir dayanak ve referanslar bütünü olmuştur. Avrupalı düşünür belli bir süre daha bu yeni kültür için kafa yormaya devam edecektir.

Sekülerizm son tahlilde, sadece laiklik değildir. Laiklik olmadığı gibi laisist bir pencereden dünyaya bakmak; dine ait ne varsa sosyal hayattan azami ölçüde kaldırma gayesinde olan bir düşünce hiç değildir. Dine ve dini olmayana farklı yaşam alanları sunma gayesindedir. Bireyin dini inancını salt vicdanında yaşamasını salık verir. Özü itibari ile “yenilikçi” ve “ilericidir”. Ahlaki değil etiktir. Kendi kavramları ile konuşan ve kendisine ait bir düny algısı bulunan bir nevi düşünce sistematiğidir.

Hıristiyanlığı kilise ve Pazar günü ile sınırlayabildiği gibi; Yahudiliği havra/sinagog ve Cumartesi günü ile; İslam’ı cami/mescit ve Cuma günü ile sınırlayıp sınırlayamayacağını…
Sekülerleşme çabası içine girmiş toplumların ne gibi sorunlarla karşılaştıkları/karşılaşabilecekleri…
Kendi Hıristiyanlık tecrübesi dâhilinde; 21. yy. daki post-modernizm sonrası fikir akımlarına ne derece eklemlenebileceği… vb. diğer sorulara ilişkin cevaplar okuyucunun takdiridir.

[1] David R. Griffin 1990 :Sacred Interconnections , State Uniiversity N.Y.
Abdurrahman AGA
Eylül -İstanbul-2007

Kutsallık ve Sembolleştirme…



“Mukaddes” مقدس(Devellioğlu Sözlüğü) tasdik edilmiş, mübarek, kutsal ve temiz manalarına geliyor. Kelime kök itibari ile Arapçadaki “kds” ( ق د س ) kökünden türemiş olan “kuds” Kutsal kelimesinin mim ( م )mastarı ile türetilmiş halidir. Mim (م ) türettiği manayı mekân ve zamansal olarak niteleklendirmektedir. Eski Arap yaşantısında mekân ve zamanın muğlâklığının kökenini iki şekilde izah etmek mümkün (farklı izahlar da mevcut olabilir) .ilki , İbrahimi bir kavim olageldiklerini göz önüne alırsak; “Tevhid” öğretisinin temel referanslarından biri olan mekânın ve zamanın mutlaklığının reddi (en özet manada Allah’ı mekan veya zaman ile sınırlandırmaması) buna inançsal bir etki yapmış olabilir. Öte yandan yaşantı olarak çöl hayatı bu muğlâklığın nedeni olabilmektedir. Çölde zaman göreceli ilerlemekte, ayrıca bir an yanı başınızda olan bir çöl tepesi 1–2 saat sonra ortadan kaybolmaktadır. İşte bu muğlâklığı mekân ve zamansal olarak kısıtlamak mim mastarının bir işlevidir. [1]

“Mukaddes” olmak kendiliğinden olan bir durum mu yoksa olgunun kendinden mi ileri geldiği tartışmalı olabilmektedir. Sadece bir öncül tarafında kutsanmış olmaları sonucu mukaddeslik kazanır yahut kendiliğinden bir kutsallığı var mıdır? Bu sorular yazımın konusu dışına çıkabilmeye müsait, bu yüzden bu kadar zihinsel bulanıklık yeterli.

Kutsal olan olgunun bir dokunulmazlık zırhına bürünmesi; belli bir toplulukça değerli ve “manalı” oluşu beraberinde bir muhafazakârlığı gerektirip gerektirmediği ayrı bir tartışma konusudur. Bu soruya cevap vermek için o olguyu kutsal yapanın kaynağına bir yolculuk yapmamız yerinde olacaktır. Kaynak değişime açık ise, dolaylı olarak da kutsadığı olgu da değişimlere açık olacaktır. Tam tersi halinde bir sabite olarak muhafaza edilmesi gerekecektir. Bu mukaddes olgu ve onu kutsallığının tanıyan toplum karşılıklı olarak da ilişki halinde olacaktır. Birbirlerini etkileyeceklerdir. Örneğin; Güney Arabistan’da bazı kentler[2] kutsal kabul edilmiş ve neden olarak da birçok dogma buna neden gösterilmiştir. Fakat bu kentlere zamanla yenileri eklendiği, yeni şehirlerin de mukaddes ilan edilmesi söz konusu olmuştur. Bütün bu yeni kutsallaşan şehirlerin işlek ticaret yolarlında olmaları, bölge halkının geçim kaynağında yer almaları tesadüf değildir. Kutsal şehirlere saldırılmıyor, güvenlik içinde beldeler oluyorlardı. Bu kutsallığın topluma etkisiydi. Aynı şekilde ticaretin ihtiyaç duyduğu “korunma” bu sayede sağlanmış olmakta idi. Emin beldeler arasında yolculuk eden kervanlar, güvenli şekilde seyahat etmeli, ticaret güven ile yapılmalıydı. Bu da ticari olarak gelişen şehirlerin bir süre sonra kutsallık kazanmasını beraberinde getiriyordu.

Özellikle doğu toplumlarında semboller hayli önemlidir. Bu semboller niteledikleri şeyler bakımından bir “mana” taşırlar ve mukaddeslikleri referans olarak bu manayı işaret eder. Örneğin İslam evveli Arap toplumunda putlara tapanlar aslında putlara ibadet ettiklerini düşünmemektedir. Put “Tanrı” ile aralarında bir aracıydı. (Bu noktadan direkt bir hareketle her aracı olan putlaşır var sayımını yapmak zihinsel arka planda cahillikten öte bir şey değildir.) Putperestlerin Tanrı’ya inandıkları fakat direkt ona ibadet etmedikleri için “kâfir” değil , “müşrik” (Şirk koşan – yine mim mastarı) olarak sıfatlandırılmışlardır. Sembolleştirilmelerin kutsallık ile süre geldiği, başka bir alternatifinin olmadı aşikârdır. Burada fizik ötesi bir referansa ihtiyaç duyulmaktadır. Bu din, bir ideoloji, dogma vb. bir düşünsel arka plan gerektirmektedir.

Peki, günümüz dünyasına bakacak olursak, kutsal saydıklarımız nasıl bir sürecin sonunda kutsallaşmıştır? Bu soruyu cevaplayabilmek hayli güçtür. Çünkü tek tek her kutsalın sorgulanması, toplum için yararlı değil, aksine zararlı olacağı gibi; zihinsel jimnastikten de başka bir işlev ifade etmeyecektir. Yalnız kutsallarımızın –ki bunlar toplumun büyük bir kesimince paylaşılmak da- yahut bir alt kültür grubunca devam ettirilmekte olan referans noktalarını incelemek yararlı olacaktır. Bu referanslar hakkında düşünmek; bize kutsanmış olan hakkında geleceğe yönelik ipuçları sağlayacaktır. Referans noktasına göre şekillenecek olan “mukaddes” toplumu da etkileyecektir. Muhafaza edilen ve değişime direnen bir referansı barındıran bir mukaddese sahip bir toplum ne derece “ilerleyebilir?”; yahut kendi içinde bir devinime sahip bir referans ile kutsallaşan bir mukaddesi paylaşan toplum ne derece geçmişe ait bir değerler silsilesini muhafaza edebilir.

Bu bahsedilen iki uç bize keskin çizgiler ifade etse de; hayatın pratiğinde çoğu zaman toplum kendine göre bir kutsallık okuması yapmak da ve bu daha genel geçer olmaktadır. Kutsallık masa başlarında oturularak üretilebilecek bir şey olmadığı gibi; sadece kitleler ile de elde edilecek bir kültür bileşeni değildir.

Kendi hayatımızda muhafaza ettiğimiz her şeyin mukaddesleşmesi ise ayrı bir olgudur. Kültür ile ilişkilendirebileceğimiz bu durum tahlile muhtaçtır. Kültürün bir bileşeni de, evvelki nesillerce işe yararlığı tecrübe ile sabit bir tarzın sosyal hayatta yer etmesiyle oluşmasıdır. Bu bağlamda ele aldığımızda kültür ve mukaddesin ayrımı zor ama toplum hayatında gözlemlenebilir olduğu söylenebilinir. Din mi? Gelenek m? Tartışmaları bu konuya en güzel örnektir.

Bu sorunsallar yumağına bir de şekilcilik ve sembolizm tutkusunun insan doğasında tükenmeyen o yerini de eklediğimiz de, durum içinden çıkılır gibi görünmemektedir. Bir süre daha kutsallığı sorumsuzca kullanmaya, kendi çıkarlarımız doğrultusunda yeni okumalara tabi tutmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Tüm bunlar olurken de, modern insanın sorunlar zincirine yeni halkalar eklenmeye devam edecek gibi görünüyor.

Abdurrahman AGA - İstanbul 2007

[1] Mim ile türetilen diğer kelime örnekleri; din-medine , kabil- mukabil, tanzim- muntazam vs.
[2] San’a, Aden vb.

İslam Tarihinde Dinsel Öğreti Aktarımı ve Sosyal- Hukuki Sonuçları - Beraberinde Tasavvufi Çıkarımları

Bütün dini öğretiler gelişimleri ile beraber devamlılığı da salık verir. Bu da il öğreti sonrası kuşaklara, bu “bilginin” doğru ve mâkul çerçeve içinde aktarılması ihtiyacını doğuracaktır.
Makalemizde İslam dinindeki öğretim süreci ve bu bağlamın hukuki ve sosyal bakış açılarından sonuçları üzerinde durulacak, irdelenecek ve üzerinde düşünme jimnastikleri yapılacaktır.

Makale açısından irdeleme ve üzerinde düşünme jimnastikleri yapacağımız, İslam dinindeki öğretim süreci, ve bu bağlamda, hukuki ve sosyal bakış açılarından sonuçları üzerinde durulacaktır.

“İslam’ın ilk tebliği (İlk Mekke dönemi), hicret, Medine site devleti, Mekke’nin fethine varan inkişaf ve kurumsallaşma süreci dahilinde eğitimin yeri ne olmuştur?” İslam’ın ilk emri “oku” olmuştur. Ayrıca zahiri manada ele alındığında vahyinde bir öğretisel süreç olduğu önemlidir. Yani sürekli bir “bilgi” aktarımı ve iletişim hali söz konusudur. Bu şifahi (sözlü) sürecin haricinde; Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında okuma-yazmanın teşviki, sadece bu dinsel öğretinin aktarımı için değil; sosyolojik olarak da sözlü kültürü (Yüzyılların verdiği ve etkisini hala gözlemleyebileceğimiz Arap belagati vb. çıkarımları da hafızamızın bir kenarında tutmak yararlı olacaktır.) bir üst seviye olan yazılı bir kültüre sıçratması olarak da değerlendirilebilinir.

Medine’de Mescid-i Nebevi’nin inşası ile beraber vahiy kâtiplerinin ikame ettikleri ufak odacıkların mescit dâhilinde bulunduğu bilinmektedir. Arapçada “es-saff” (sınıf –mekânsal anlamda) kelimesinin çoğulu olan “suffa” kelimesinden esinlenerek buradaki vahiy kâtiplerine “Ashab-ı Suffa “ denilmiştir. Bu vahiy kâtipleri burada ikamet etmekte, gelen vahyi taş, yaprak, ağaç kabuğu vb. şeylerin üzerine yazıp ezberlemekti. Günlük gelirleri sadece yapılan yardımlardan ibaretti. Ashab-ı Suffa İslami doktrinin ilk kurumsal aktarımı olarak da söylene bilinir. Dikkatleri çeken çok önemli bir husus da, bu eğitim sadece teorik değil, belki teoriden daha çok pratik bir hayat üzere devam etmiştir. Vahiy kâtipleri ve ashab; sadece vahyi yazmıyor ve ezberlemiyor, hayatlarında pratik uygulamalar olarak da vahyi yaşıyorlardı. Öznel veya nesnel roller dâhilinde vahyin uygulanışını (yani ilk olarak sünneti) hayat pratiği olarak geliştirmişlerdi. (Burada Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘in nasıl bir eğitim metodu izlediği vb. konular tartışılmayacaktır. Bu başlı başına ayrı bir araştırma konusudur)

Bu pratik, dinamik ve değişkenlikler sunan vahiy sistematiği içinde devam eden konsept i Hulefa-i Raşidin (ilk dört halife) döneminde doğal olarak farklılık gösterecektir. Hz.Ömer dönemine gelindiğinde gittikçe kalabalıklaşan ve temel fonksiyonunu yitirmiş, tabir-i caiz ise bir “miskinler tekkesini” andıran ashab-ı suffa kapatılır.

Özellikle Emevi dönemine kadar olan sürede İslam’daki devlet erki ile halk arasında bir ayrılığın olmaması, yönetim ve halkın iç içe olması, hukuki yapı olarak sorunların çıkmasını önlemiştir. Zaten Hulefa-i Raşidin birer fıkhı (İslam hukuku) otorite olmakla beraber seçim ile iş başına gelmişlerdir (mutlak oy birliği olmamıştır ama makul bir çoğunluk söz konusudur). Yönetim erkinin içindeki görevlilerin halktan kopmaları İslam hukuku (fıkıh) ve din-devlet-toplum üçleminde hukuki ve sosyal nazardan büyük ihtilaf ve kırılmaların ortaya çıkmasına en büyük zemini hazırlamıştır.

Emevi sülalesinden Muaviye’nin hile ve gasp ile “halifeliği” ele geçirmesi ve başkenti Medine’den, evvelce vali bulunduğu Şam’a taşıması bu kopuşun bir sonucudur. Gaspçı halife artık Bizans’ın devleti (devletten kasıt burada Emevi hanedanı olarak yansımaktadır) dinin üzerinde tutan anlayışını uygulamaya başlamıştır. Bu Müslüman dünyada yaşanılan ilk algısal travma özelliği olarak incelenmesi ve üzerine düşünülmesi gereken bir tarihsel kırılmadır. O devire kadar hiç görülmemiş bir şekilde devletin bir dini yorumu seçmesi ve bunu “resmi” yorum olarak dayatması Emevi hanedanı ile başlamıştır. Bu taassup ve tepeden inmeci yaklaşım halka ve yeni Müslüman olmuş kitle/milletlere ne derece yakın olabilirdi ki?
Yalnız bu baskının iç yüzü sadece Bizanistik bir yapılanma ile izah edilemez. Şöyle ki, resmî dini yorumun dayatılmasındaki temel sebep; yorumun kendisi değildir. Yorum ilk defa nesnelleştirilmiştir. Hanedanın işine gelen yorumun kendisi değil; o yorumun ortaya koymuş olduğu felsefi, fıkhî ve dolayısıyla oluşturacağı sosyal durum ve insanlara sunduğu algısal durumdur. Hanedan ortaya koyduğu sonuçlar açısından pragmatik (faydacı) bir şekilde bir dini yorumu seçip uygulamak istemektedir. Bu seçim ve uygulama sürecinin önündeki en büyük engel ne olmuştur?

Bu sürece ket vuran en önemli olgulardan biri âlimlerin[1] halkın içindeki yaşamlarını terk etmemiş olmaları ve artık hanedanlaşmış, dolayısı ile meşruluğu hırpalanmış olan, yönetim erki ile olabildiğince az iletişim kurma yolunu seçmiş olmalarıdır. Bu tercih salt hukuki temelleri (özellikle içtihat ve kıyas temellerinde) belli bir zümrenin elinden kurtaracağı gibi, meşruluk arayışı içinde gaspçı hilafet yapınsın da omurgasından vurmuştur. Bir Arap yazarın dediği gibi “Kerbela’da Emevi hanedanının altına konulmuş saatli bomba gün gelmiş infilak etmiştir”

Abbasi döneminde ise her ne kadar Emeviliğe karşın bir kendini tanımlama süreci ile kurulan bir yönetim varsa da, hanedan kendisine ait bir yorum bulmakta gecikmez “Mutezile”. Bu yorum uğruna gerekirse âlimlere işkence uygulamayı onları katletmeyi dahi meşru sayacaktır (Örn. Hanefi Mezhebinin önderi İmam-ı Azam Ebu Hanife Abbasi zindanlarında işkence ile can verecektir)

İlk zamanlarda devletin belli bir âlim tabakasını desteklemesi yeterli iken, zamanla onları maaşa bağlayacak, “yüksek” görevler icat edip onları bu görevlere atayacak. (İlk olması hasebiyle Ebu Yusuf -ki İmam-ı Azam’ın öğrencisidir- Abbasi sultanının sunduğu kadılığı kabul ederek bu yolu açmıştır. Kendisi halifeye karşı gelebilecek, yeri geldiğinde sözünü esirgemeyecek biri olsa da, bu kabulü ardından gelenlere bir meşrulaştırıcı etken görevi görmüştür). Bunlara ek olarak da resmi yorumun geliştirilip kollandığı medrese ile Müslüman toplum tanışacaktır. Burada genel de resmi kabul gören yorum, rafine bir din anlayışı ile beraber talebelere sunulacaktır. Finansal olarak ise sermaye-devlet desteği hiç eksik olmayacaktır. Buralardaki öğrenciler resmi yorumu geniş kitlelere benimsetmek yoluyla, hanedanın meşruluğunun muhafızlığı görevini üstleneceklerdir.

Son tahlilde Müslüman mütefekkir (düşünür) artık halkın arasında sade bir hayat yaşamamakta; dolayısı ile söyleminde ve düşüncesinde kendini sürekli kısıtlayacak olan “dünya nimetleri” ile hemhal olmaktadır. Bu düşünceyi ve söylemi kısırlaştıracak; en hafif tabir ile onu kısıtlayacaktır. Nizamül Mülk’ün medreseleri, Bağdat’taki Beyt’ül Hikme vb. oluşumlar bir de bu bakış açısı ile tahlil edilmelidir. Neredeyse bütün büyük imam ve âlimlerin devlet ve sermaye ile olabildiğince az iletişim kurmuş olmaları bir tesadüf olmasa gerek.

Hali hazırdaki “âlim”in devletle olan bu mesafeli duruşu, tasavvufi bağlamda ele alındığında, İslam toplumu için ayrı bir iç dinamiği ortaya koymaktadır. Halk ile devlet arasındaki açıklıkta halkın ezilmesini, devletin otoritesinin sarsılıp anarşinin oluşmasını engelleyen tasavvufi gelenek olmuştur. Kökeni Hz.Ali’ye dayanan bu gelenekleşen bu yapı 14 asırlık İslam tecrübesinde en uzun soluklu –ki hala devam etmektedir- iç dinamik olarak gözlemlenmektedir. (Burada cemaat –topluluk- oluşumları ile tasavvufi oluşumları birbirinden çok keskin bir şekilde birbirinden ayırt etmek lazımdır. En basit İslami terminolojiye ve epistemolojik temellere dahi yabancılaşan bir aydın – yarı aydın kitlesinden bunu beklemek biraz hayal gibi gözükmektedir. Bu yabancılaşma ve kötü gözle bakma sosyoloji veya tarih ilimlerinden daha çok psikolojinin kapsamına girse gerektir)

Tasavvuf İslam coğrafyasının çok çeşitli yerlerinde, çok çeşitli şekillerde pratik hayatta ortaya çıkacaktır. Kimi zaman yoksullara yardım eden bir hayır kurumu, kimi zaman işgalci-emperyalist bir güce karşı verilen bir direniş mücadelesinde, kimi zaman felsefi düzlemde sapkınlıklara karşı verilen bir fikri mücadele vb. birçok işlevi aynı/farklı zaman/mekânlarda gözlemlemek mümkün olmuştur. Bu hareket serbestîsinin arka planında; üyelerinin samimiyeti, ekonomik olarak (genelde 1-2 istisna dışında) çok büyük bağımlılıkları olmayan ve esnek karar mekanizmalarının olması, bağlı bulunanların sadakati vb. nedenler sıralanabilinir. Ayrıca İslam (ve Yahudiliğin) insan hayatının 24 saatine etki eden yapısı göz önünde alındığında bu tarikatların Hıristiyan tarikatlardan ne kadar farklı olduğu da bir zihinsel çıkarım olabilmeye açıktır.

Son olarak vurgulanılması gereken durumda; tasavvufi geleneğin diyalektik bir durumda kendini hiçbir zaman konumlandırmamasıdır. Karşı durduğu, mesafeli olduğu şeyler olmasına rağmen tekke İslam tarihinde hiçbir zaman toplumdan Hıristiyanlıktaki manastır gibi kopmamıştır. Bu da ona, kimi zaman ekonomik olarak en zayıf halkası ama kültürel ve sosyal olarak ise en kuvvetli bir arada tutucu unsuru olma rolünü yüklemiştir. Ulema- tasavvuf ehli arasındaki yüzyıllardır süre gelen anlaşmazlığa bir bakış açısı sosyal bağlamda da sunulabilinir.

Not: Yazının yazılmasında her türlü desteğinden dolayı atakhan galip dostuma teşekkür ederim.

Abdurrahman AGA – Gökçeada
(19/08/2007)



[1] Burada âlim kelimesinden, güncelde kullanılan aydın, entelektüel ve hatta Farsça manasında irdeleyebileceğimiz rehberlik eden “peygamberler” anlaşılabilinir; Not: Peygamber kelimesinin alışılmışın dışında kullanımları için bkz. Dinler Tarihi –Dr.Ali ŞERİATİ, Dine Karşı Din- Dr. Ali ŞERİATİ

Kültür IV - Kültürleşme ve Kültür Aktarımı ; Beraberinde Kültür – Gelenek İlişkisine Dair Çıkarımlar


Kültür kavramı üzerinde zihinsel pratikler uygulama yolunda adım adım ilerlediğimiz makaleler zincirinde bu halkada “kültürleşme” üzerinde duracağız. Kültür ilk başlarda bahsede geldiğimiz üzere aktarıma tabidir. Bu aktarım onun ön kabullerinden biri olup; aktarıma tabi olmamış bir kültürden bahsetmek mümkün değildir. Yalnız kavram kargaşasını önlemek amacıyla; çoğu zaman birbirine karıştırılan, kültürel aktarım ile kültürleşmeyi ayrı ayrı izah ederek konuya girmekte fayda görmekteyim.

Kültür aktarımı (Transformation) :

Sadece kültür grubunun içinde; nesiller arasında olmaktadır. Kültür tanımını hatırlayacak olur isek, evvelden işlerlik kazanan hayatsal pratiklerin büyük etkisinden bahsetmiştik. İşte bu yaşamsal pratiklerin zamanla işlerlik kazanması; kültür grubunun üyeleri tarafından kabul edilmesini doğuracaktır. Bu kabul edilen davranış şekilleri birer “değer” olacaktır. Değerler kolektif olarak benimsendiği takdirde kültürü etkiyecektir. Aksi takdirde ya bireysel tercihler ile sınırlı kalacak; en iyimser hal de ise bir alt kültür grubu içinde yaşam alanı bulacaktır. (Daha ayrıntılı bir hatırlama için Kültür yazı dizisinin ilk makalesine başvurulabilinir.) Bu kültür aktarımının gelenek ile olan ilişkisine ayrıca ileride değinilecektir.

Kültürleşme (Acculturation) :

İki farklı kültür grubu arasında oluşan iletişimi/iletişimizsizliği ifade etmektedir. Aktarımdan farklı olarak birden çok kültür grubunun ilişkileri söz konusudur. Elbette kültürleşmeyi; ilgili kültür gruplarının iç dengeleri gözetmeksizin anlamak imkânsızdır. Burada yapamaya çalışacağımız genel bir resim çizmek olacaktır.

Kültürleşme dört farklı şekilde gerçekleşebilmektedir:


Tabloda görüldüğü üzere Entegrasyon, Asimilasyon, Ayrışma ve Marjinalleşme başlıkları altında dört farklı kültürleşme söz konusudur.

Entegrasyon:

İlgili kültürün hem kendi kültürel kimlik ve değerlerini muhafaza edip, diğer grup/gruplar ile ilişkilerini geliştirmek istemesi olayıdır. En zor ve en sıkıntılı kültürleşme hali diyebiliriz. Özellikle entegrasyon sürecindeki kültürün içi dinamikleri kültürün güçlü[1] olması ölçüsünde direnç göstereceklerdir.

Entegrasyon sürecine girmiş kültür, entegre olunmak istenen kültür grubunun ön kabullerini benimsemek, değerlerini anlayıp uygulamalıdır ki, entegre olabilsin. Yalnız bu uygulama esnasında kendi değerlerini de korumalıdır. Bu hayli zor bir süreçtir. Başarılı bir entegrasyon sonucunda, entegre olan kültür diğer kültürün bir parçası olarak o kültürü etkileyebilir. Güncel bir örnek olarak AB entegrasyon süreçlerini –kültürel bazda- inceleyebiliriz. [2] İlgili aday ülke birlik üyesi olduktan sonra o kültüre etkide bulunabilecektir. Ama entegre olabilmek içinde değerleri içselleştirmesi ve yaşamsal pratiklerde bunu ortaya koyması gerekmektedir.

2- Asimilasyon:

İlgili kültür diğer kültürle aynı entegrasyonda olduğu gibi bir iletişim kurup bunu geliştirmek istemesi söz konusudur. Fakat buradaki fark; kültür kendini korumak gibi bir direnç gösterememekte yahut göstermek istememektedir. Kültürün direnç göstermemesi mevcut yerli kültürün güçsüz olmasından kaynaklanacağı gibi, onun yeniliklere ve değişime açık bir kültür olmasından da kaynaklanabilir.

Asimilasyon, öteki kültürün yerli kültürü imha etmesi ve ona ait ön kabul, değer vb. ne varsa derinden sarsması olayıdır. Asimilasyon sonrası geriye dönüşün teoride mümkün olabilse de bugüne kadar pratikte mümkün olmamıştır. Örnek olarak, Amerika kıtasındaki yerli kültürünün ortadan kalkması, Hind Alt kıtası başta olmak üzere sömürgeleştirilen ulusların asimilasyonları örnek gösterilebilinir.

3- Ayrışma

İlgili kültür grubunun kendi iç dinamiklerine dönmesi ve dışarı ile iletişimini mümkün olan minimum ölçüde tutmasıdır. Bu ayrışmanın devam edebilmesi kültürel aktarımının (transportration) devamlılığı ve kurulu geleneğin devamı ile mümkündür. Ayrışmayı savunan kültürlerin, kültürlerini gelenekleştirdikleri görülmektedir. (Kültür – gelenek ilişkisi daha ileride bahsedilecektir) Bu duruma örnek olarak eski doğu bloğu ülkelerini, günümüzde ise Kuzey Kore’yi verebiliriz.

4- Marjinalleşme

İlgili kültürün hem diğer kültürleri reddetmesi, hem de kendi iç kültürünü muhafaza etmek istememesi halidir. Kültürün gelenekleştirilmesi söz konusu değildir. Ayrıca dış dünya ile -sadece - ekonomik ve çıkara dayalı bir ilişki geliştirilmektedir. Akılcılıktan ziyade tabular ve düşünce olarak anarşist bir yapı söz konusudur. Marjinalleşme uzun süre devam edemeyip bir kültürel geçiş olarak da nitelendirile bilinir. Örnek olarak Küba’yı gösterebiliriz.

Son olarak kültürün gelenek ile olan ilişkisine kısaca değinmek istiyorum. Kültürün ilk başta hayatsal pratiklerin oluşturduğu –değerlerin- toplumca benimsenmesi ile oluştuğunu biliyoruz. Bu bakımdan kültür inşa olunurken bir evvelki yapıyı doğası gereği yıkmak isteyecektir. Bir evvelki toplumsal değerler zinciri de gelenek olacaktır. Bu devinim içeren yapısı itibari ile kültür geleneğe karşındır. Öte yandan yeni gelen kültür kendine eğer bir devamlılık isteyecek ise; onun gelenekleştirilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Özetle kültürleşme ve kültür aktarımı farklı şeyler olmak ile birlikte ayrı düşünülmesi gereken kavramlar değillerdir. Konu hakkında anlaşılamayan yahut soru gerektiren bir bölüm olması halinde okuyucunun yorum yolu ile iletişim kurması genel için de faydalı olacaktır. Ayrıca yorumlar ve tepkiler dâhilinde yazı dizisindeki konuları ele alış sıram da –doktrinin el verdiği ölçüde - değişebilmektedir.


Abdurrahman AGA – İstanbul 17-Şubat-2008
[1] Kültürün güçlü olması, onun içeride ne derecede benimsendiğine ve savunulduğuna bağlıdır. Kültürün güçlü olup olmaması da kültürleşme esnasında ortaya çıkacaktır.
[2] Burada siyasi bir eleştiri veyahut bir öngörü çıkarmak gibi bir niyetim söz konusu değildir. Bu sürecin kültürel olarak işleyen bölümünü burada mevzu bahis yapmak istiyorum.


Kültür III - Etnosatrizm


Yazı dizimin bu bölümünde hayli sıkıntılı bir konuya daha eğilmek istiyorum . Özellikle bir evvelki makale de öteki kavramını incelemiştim. Fakat yanlış çıkarımlara sebep verdiğimi gördüm. Yine incelediğim kavramın ön kabullerinden hareket ederek, bir evvelki makalede muallakta kalan birkaç noktayı aydınlatmak istiyorum.

Kültür yapısı itibari ile ne sadece öteki ile tanımlanacak kadar iç dinamiklerden yoksundur, ne de sadece iç dinamikler ile kendini tanımlayıp varlıklandıracak kadar çevreden bağımsızdır. Bunu kavramamız ileriki çıkarımlarımızı daha iyi tahlillere tabi tutmamızı sağlayacaktır. Kendi iç dinamikleri için birinci makaleye, öteki ile ilişkisi için ikinci makaleye başvurulabilinir.

Etnosantrizm, kavramının henüz Türkçe olarak bir karşılığı literatürde bulunmamaktadır. Kabaca bir izahat yapacak olursak, kendi kültür ve normlarını en iyi kabul etmek ve kendi kültürü dışında kalan diğer grupları dışlamak olarak tanımlana bilmektedir. Etnosantrizmi kültür-öteki ilişkisi dâhilinde anlamlandırmaya çalışacağım, ardından da kendi iç dinamikleri ve ön kabulleri ile çıkarımlarda bulunma taraftarıyım.

Ötekinin bize kendi kültürümüzü fark ettirdiğini anlatmıştık. Bu farkındalık bizi illaki etnosantrizme mi götürecektir? Yahut öteki ile çatışmadan, onu yabancılaştırmadan, kendimizi tanımamla da bir araç olarak kullanmadan da bir şeyler yapabilmek mümkün müdür? Bu noktada özellikle yaşadığımız çağın sorunları devreye girmekte, kimi dostlar belki tepki gösterse de modernizmin arka bahçesinde dolanmakta olduğumuzu hatırlatmak istemekteyim. [1]

Hayatta karşıtların olması iyi-kötü, güzel-çirkin vb. gayet doğal ve eşyanın tabiatı icabıdır. Fakat bu zıtlıkların ikisine de varlıksal haklar yüklemek veya birini tanımlayıp diğerini onun antisi ilan etmek de mümkündür. Bu konuyu burada uzun uzun tahlil etmek olanaksızdır. Ama özetle şunu söyleyebiliriz ki, kavramları ve olguları sadece bir karşıtlık üzerinden tanımlamak onları ikincilleştirmektedir. Bu ilgili ikincilleştirme, tahlile tabi tuttuğumuz olgu ve kavramı da bir veya birden fazla değişkene bağlı kılacaktır. Eğer salt bir ötekilik algısı üzerine bir kimliklendirmeye (identification) gidilecekse, bu ikincilleşen kavram için yıkıcı olabilmektedir.

Olgu veya kavram kendisine ait bir içeriği dolduramıyorsa ötekine muhtaç kalacaktır. İşte tam da bu noktada etnosantirzmi ele alabiliriz. Elbette ki her kültür grubuna ait olan bireyler kendi kültürlerini elbette benimseyip, onu yaşayacaklardır. Kültürün fark edilmesi ile birlikte, yani farklı bir kültür ile karşılaşılması halinde kendi kültürünü elbette koruyacaktır. Fakat asıl ele alınması gereken mesele; kendi kültürünü yeknesak bir “iyi” olarak tanımlamasıdır. Kendi kültürüne ait olan her şeyi temiz, güzel ve iyi kabul edip; diğer kültürleri anlamsız, kirli,kötü vb. sıfatlar ile nitelemek etnosantrizmdir. Bir süre sonra birey/toplum kendi kültürlerinin iç dinamiklerinden ziyade karşılarına aldıkları kültürden farklı oldukları için kendine bir kimlik oluşturacaktır. Örneğin bir İngiliz kendi anakarasında bir kültür oluşturamamış; onun yerine deniz aşırı ve teritoryal[2] olarak aşkın bir kültürel tanımlamaya gitmiştir. Hindistan olmadan bir İngiliz kültüründen bahsetmek artık imkânsızdır. Bütün parametrelerini ötekine karşın konumlandırmıştır. Aynı şekilde ötekileştirdiği topluluğa da, kendince bir kültür armağan etmiştir.

Ötekileştirmeyi salık veren bu etnosantrizm, öteki kültürler ile nasıl bir iletişime girmiştir? Onları temel varlıksal haklarını tanımış mıdır? Yahut onarla ya kendine benzeme, yahut izole olmayı mı sunmuştur? Öteki ile kurulan iletişim ne düzeylerdedir. Bu “kültürleşme” konulu diğer makalemin konusu olacaktır.


Abdurrahman AGA 31-Aralık-2007


[1] Modernizmin günah ve sevaplarını burada dökmek, onarlı incelemek , onu yerden yere vurmak gayem değildir. Anti-modernist veya Modernist olan iki bakış açısına da harici kalmayı yeğlemekteyim. Düşüncenin ve insan zihninin üretkenliğinin- üstad Cemil Meriç’in dediği gibi- “-izm” ler ile prangalara mahkum edilmesine karşı olduğumu kayda düşürmek isterim.
[2] Teritoryal kelimesini burada özellikle seçmiş olmamın nedeni, bu kavramı tam karşılayacak bir Türkçe terim bulamamış olmamdır. Burada bu kelimeyi sınırları kesin olarak çizilmiş bölge, hakimiyet sahası olarak kullanmaktayım.

Kültür II – Öteki İlişkisi; Etik ve Emik

Genel hatları ile bir kültür tanımını geçtiğimiz makalemizde yapmıştık. Gelen yorum ve tepkiler için teşekkür ederek, bir diğer açıdan kültürü sorgulamaya devam ediyorum. Bu genel tanımın da ışığında kültürün iç dinamikleri ışığında bazı tahlillerde bulunmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.

Kültürün öncelikle belirli bir grup tarafından paylaşılması gerektiğinden bahsetmiştik. Fakat zihinsel arka planda bize kültürü fark ettiren, onu ortaya çıkartan nedir? Bu biraz ontoloji (varlık felsefesi) tarafından sorgulanabileceği gibi, sosyolojik olarak da incelenmelidir. Kültürü gerek sosyal gerekse fikirsel olarak bize fark ettiren –öteki- kültür veya kültürlerdir. Bir kültüre ait birey veya toplum; başka bir kültüre ait birey veya toplum ile karşılaştığı anda kendi kültürünün farkına varacaktır. Bu açıdan ele aldığımız da kültürü sadece ötekine muhtaç mıdır? Yoksa kendi içinde bir varlığı var mıdır? Sorularına cevabı okuyucuya bırakmayı uygun buluyorum.

Bu öteki ilişkisi, öyle ya da böyle kültürü tanımlarken bizi ötekine bağlı kılmaktadır. Bu noktadan hareket edecek olursak “en büyük kültür grubu nedir?” sorusu aklımıza gelebilir. En büyük kültür grubu olarak kıta kültüründen söz etmek an itibari ile mümkündür. Asya, Afrika, Avrupa vb. diğer kıtaların müşterekleri altında kıta kültürü oluşmuştur. Fakat bu müştereklere kültür adını verebilmemiz için her birine, kendinden farklı öteki yahut ötekiler bulmamız gerekmektedir.

“Dünya kültürü” kulağa kimi zaman hayli hoş gelse de, evrensel bir kültürden söz etmemiz maalesef mümkün değildir. Çünkü dünyadaki kültür alt başlıklarındaki ortaklıklar (bkz. Bu serideki ilk makale) onu bir kültür yapmak için tek başına yeterli değildir. Evrensel bir dünya kültüründen bahsedebilmemiz için, dünya dışında yaşayan canlılar tespit edilmeli, ve o canlı grup/gruplarının kültürleri bilinmelidir. Özetle “evrensel kültür” kendi iç dinamikleri içinde bir paranoyadan başka bir şey değildir.

Yalnız şuna dikkat çekmek istiyorum ki, bu çıkarımlarda bulunurken incelediğim “kültür” kavramının kendi varsayımlarından hareket etmekteyim. Kendi sübjektif tahlil ve değerlendirmelerim başka bir makale belki de başka bir yazı dizisi konusu olabilir. Tüm çıkarım ve tahliller incelediğim kavramın kendi içsel ön kabulleri dâhilinde gerçekleşmektedir. İncelediğim kavram veya kuramların kendi ön kabul ve varsayımları hiçbir zaman kendi ön kabul ve varsayımlarım olacağı anlamına gelmemektedir.

Evrensel kültürden hareketle iki adet kavram üzerinde durmak istiyorum. Birincisi hayli çok duya geldiğimiz; etik kavramı. Evrensel olarak genel geçer olma iddiasını destekler nitelikte modernizmin yeknesaklığını, yerel ahlak ile savaşımından ileri gelen bir kavramdır. Etik, niceliksel olarak aynı kabul gördüğü olguları kendine referans kabul eder. Örneğin 1 metrelik bir uzunluk dünyanın her yerinde aynıdır. (Oysa bundan 100 yıl evvel insanların bu kadar kesin ve net ölçü arayışı içinde olmaması ayrı bir soru işareti olarak aklımızın bir köşesinde bulunsun. ) Bu tür metaryeller ışığında kendini meşru ve genel geçer görme iddiasındadır, etik.

Bu konsept dahilinde inceleyebileceğimiz kavram da; “emik”tir. Kültüre has olan; (bilinçli veya bilinçdışı süreçler açısından) sergileyen kişiye anlamlı gelen davranış ya da inanç biçimini ifade eder. Etik kelimesi ile ters manalıdır. Yerel kültürel davranışları baz alan bir perspektiften bakar. Her ne kadar etik ile ters manada kullanılsa da; modernizmin doğurmuş olduğu bir kavramdır. Yani kökenleri aynı iki kardeşten farksızdırlar. Emike örnek olarak yerel gelenekler vb. durumlar söylenebilinir. Davranışların etikte olduğu gibi bilinçli olması gerekmemektedir.

Etik ve emik kavramlarının günümüz dünyasını algılamada ne derece başarılı olabildikleri tartışmalıdır. Bunu anlamak için bu iki kavramında düşünsel babası olan “modernizmin” nasıl yıprandığı; yerine ikame edilmek istenen post-modernizmin de ne derece çare olabildiği hakkında - biraz soyut olacak biliyorum- ama kafa yormak sanıyorum okuyucuyu bir kanaate sevk edecektir.

Evrensel kültür paranoyasına geri dönecek olursak; belli bir kültür grubunun kendi kültürünü, kültürün özüne aykırı bir biçimde evrensellik iddiasında olmasıdır. Bu ileriki makalelerimde değinmeyi planladığım “etnocentrism” den farklı bir şeydir. Bu düşünce yapısına ilgili makale de fırsat bulursam ayrıca değinmek istemekteyim.

Kültür hem pratik hayat, hem de zihinsel yapı itibari ile “ötekine” muhtaç mıdır? Sorusuna kesin bir cevap vermek belki geçici çıkarımlarda bulunmamızı sağlayabilmektedir. Ama bizi düşünsel kısırlığa sokacağı kanaatindeyim. Son olarak bu “öteki” ihtiyacının bir çatışmayı zorunlu kıldığını söylemek ne derece mümkündür? Buradan hareketle kültürler arası; sosyal çatışmadan referans ile askeri çatışmalara zemin hazırlamak; “düşünceyi kana bulamak” okuyucunun kafasında nasıl bir tarif bulacaktır? (Özellikle son 5 yılda dünya genelinde yaşadığımız derin travmalar dâhilinde bakıldığında)

Öteki olgusunu ön plan çıkarmak, kültürün iç dinamiklerini ihmal etmek anlamına gelmemelidir. Bu nedenledir ki, ilk makale de kültürün iç dinamiklerini inceleyip, bu ikinci makalede dışarı ile ilişkisi üzerinde durmaya çalıştım.
Abdurrahman AGA
17-Aralık- 2007 İstanbul

Kültür I


Gerek günlük hayatta, gerekse sosyal, politik ve ekonomik tahlillerde çokça kullana geldiğimiz bir kavram “kültür”. Peki, kültür nedir? Aslında cevabını zihnimizde oluşturduğumuz ama sözcüklere dökemediğimiz bir soru. Bununla birlikte birçok ayrı bilimsel disiplince farklı farklı tanımlara maruz kalmış, birçok şeye –amiyane tabirle- bulaşmış bir olgu.


Genel kabul görmüş tanımlar ve teoriler üzerinden bir ham bilgi vermek ve bu bilgi ışığında güncele dair yorumları da okuyucunun takdirine bırakmayı uygun görüyorum. (Bundan evvelki yazılarımın birçoğunda yaptığım gibi. Dolayısı ile okuyucu yazıdan kesin yorumlar ve çözüm önerilerinden ziyade yine bolca soru işareti ile karşılaşacaktır.)


Kültürü, insan tarafından yapılan, beraberinde sübjektif ve objektif elementleri içeren, daha önce denenmiş ve uygulayıcılarına hayatın pratikliğinde yaralara sağlamış, bir grup tarafından paylaşılan, ortak dil-zaman-mekân üzerine kurulmuş bir bütün olarak tanımlayabiliriz. Gelin bu uzun ve karışık cümleyi sabırla değerleyip, özenle üzerinde kafa yoralım.


Kültür insan tarafından belirlenir. Yani ona işlerlik kazandıran, yaşatan, değiştiren ve ortadan kaldıracak olan yegâne faktör insandır. Bu hali ile insan dışı bir unsurun kültüründen söz edemeyiz. Dolayısı ile kaynağı ilahi olan hiçbir inanç insana bir kültür sunamaz. İlahi bir kültürden bahsetmek bu açıdan doğru olmayacaktır. (Bu konuya ilerleyen makalelerde din-kültür ilişkisi kapsamında teferruatlıca değineceğiz.)


Kültürü belirleyen sosyal hayattaki insan topluluğu olacaktır.İçerisinde sübjektif ve objektif elementler barındırmasına gelecek olur isek;—Dil, Aile yapısı, ekonomik gelişmişlik vb. haller objektif elementlerdir. Bunlar dışarıdaki bir gözlemci tarafından rahatça algılanıp, analiz edilip, anlamlandırılabilinir.—Din, değerler, normlar vb. haller ise sübjektiftir. Dış bir gözlemci tarafından algılansalar dahi, analiz edilemez ve anlamlandırılamazlar.


Kültür sürekli olarak bu elementleri ile ilişki halinde olup etki oranları ve hızları ilgili toplumun iç dinamiklerine ve özelliklerine göre değişiklik gösterebilir.Kültürün evvelden uygulanmış ve işe yaramış hayatsal pratikleri de bir bileşen olarak barındırdığı bilinmektedir. Bu aynı zamanda, “mekânsal” bağlayıcılık ilkesi dâhilinde ele alınmasını daha uygun bulmaktayım. Örneğin avcılıkla geçinen bir toplumda kültür mekânsal mobiliteden (değişkenlik) etkilenecektir. Kültürün üyeleri avlanmak için sürekli hareket halinde olacak; ufuk ötesini aşıp gözden kaybolacak, ihtiyaç duyulan hayvanı avlayarak yaşam alanına geri dönecektir. Ama tarımsal kültür mensubu olduğu yerde sabit kalıp; orayı ekip biçip, dış tehlikelere karşı koruyacaktır. Bu yaşam tarzları ister istemez zihinsel algıları, düşünsel yapıyı kökten etkileyecektir. Tarım toplumunun ferdi için uzak-yakın algısı; sürekli hareket halinde olan avcı toplumdaki bireye göre farklı olacaktır. İki ayrı kültürün ayrı fertleri ufuk çizgisine baktıklarında farklı şeyler hissedecekler ve düşüneceklerdir.Ortak bir dil kullanılması ve ortak geliştirilen bir gramer, deyim ve atasözleri örgüsü de kültürün birer parçaları olacaktır.


Kültür eğer bir toplumun tamamı yerine bir kısmı tarafından paylaşılırsa, bu kültürü paylaşan gruba “alt kültür grubu” denir. Örneğin Türk kültürü içindeki Karadeniz kültürü bir alt kültür bileşenidir. Ama Karadeniz kültürü başlı başına Trük kültürünü temsil edecek kapsamda değildir. Tıpkı; Ege, Güneydoğu vb. kültürler gibi. Bunların her biri bir alt kültür grubudur.


Makaleler serisi halinde devam etmeyi düşündüğüm bu konu “Kültür” ana başlığında devam edecek. Alt başlıklar olarak ise; kültür-öteki ilişkisi, sosyalleşme, norm- davranış ve bunlara kültürel atıflar, kültürleşme- kültürel uyum-değişim, ethnosenterizm, din-kültür ilişkisi, kolektif ve bireysel kültür farkları vb. konularda devam etmeyi planlamaktayım.Yazı serisinin daha verimli olabilmesi bakımından; lütfen anlaşılmayan noktaları, ek izahat istediğiniz yerleri, ilgili sorularınızı, olası kaynak taleplerinizi yorum olarak iletebilirsiniz.


Abdurrahman AGA 04-12-2007 İstanbul

Modern Zamanlar

Modernite 17. yy. Avrupa'sında -her sosyolojik vaka gibi geçmişten kök alan- bir bakış açısı olarak ortaya çıktı. Zamanla kendi iç dinamiklerinin de getirdiği sömürgecilik dürtüsü ile yayılmaya başlaması bir kırılma noktası olmuştur. Kendi sınırları içinde kalmamış, doğu ve keşfedilmemiş yeni kıtalardaki yerli halkla pekte ahlaklı olmayan bir ilişki içerisine girmiştir.
Modernite kendisine has anlamlar ve kavramlar getiren; Avrupa’nın iç dinamiklerinin bir sonucu olarak karşılaştığımız, özetle ayakları yere sağlam basan bir düşünce sistematiğidir. Bu sistematiğin en naif olarak incelenmesi halinde üç temel saç ayağına oturmaktadır. Bunlar Modern düşüncenin olmazsa olmazlarıdır. Kısaca bunlardan bahsetmek istiyorum;

1- Bireyselcilik (individualism) ;

Bireysel çıkarı temel alan, Amerikan felsefesindeki vahşi pragmatizm ile de şahlanan bir fikri akımdır. Bireyi hayatın merkezine alır ve insanı her şeyin ölçüsü yapar. Tabi ontolojik alt yapısı yüzyıllar evvelinden Kıta Avrupa’sına has rasyonalizm, skolâstik düşünceyi yerle bir edecek kadar kuvvetli olan hümanizm ve pozitivizm tarafından şekillendirilmiştir. Bu kadar sağlam felsefi düşünce ile birlikte toplumsal yapıya uygunluğu bir araya gelince bireyselcilik neredeyse Modernist düşüncenin en sağlam ayağıdır.

2- Sekülerizm ;

Modernist düşüncenin din olgusuna (burada dinden kasıt Avrupa'nın kadim Greek'den almış olduğu Romalaşmış bir Hıristiyanlıktır) bakışı kökten bir ret olmasa da onu kendine uyarlamayı bildi. (Yani Marks'ın aksine kanaatimize göre Protestanlık bir sebep değil, bir sonuçtur.)
Dini zaman içinde kendi pragmatik düzlemine çekti ve ona belli bir seviyeye kadar izin verdi. Yani birçok şeyin olduğu gibi sosyal hayatta dini de, kendi koyduğu sosyal sınırla ile çevreledi hatta çoğu zaman ona müdahale etmekten de hiç çekinmedi. Bu tamamen zihinsel bir katliamı getirdi. İnsanlık yüzyıllardır baki olanı kendi çerçevesi içinde yorumlarken, artık bu çerçeve yıkıldı ve fani olan baki olanı sorgulamaya çalıştı. İşin paradoksu buna karşın bir savunma mekanizması geliştirmesi beklenen teologlar aynı yöntem ile cevap vermeye başlamıştır. Yani artık din adamları modernist eleştiri ve düşünce formunu içselleştirmiş bir de bunun ile yapılan eleştirilere cevap vermek yoluna gitmişlerdir. Hatta bu yapı cevap vermenin de ötesine gitmiş, modernist akımlarca din tekrar yapılandırılmaya çalışılmıştır.

Artık bu çağın insanı en basit dini nassları kabul etmiyor, en naif değişle onlara şüphe ile bakabiliyor. Ama geçici var sayımlara dayanan fiziksel dünyaya ilişkin teorilere dahi adeta iman edebiliyor. Bu dindar zihnin sekülerleşmesinin bir kaçınılmaz sonucudur. O insan artık madde-mana regresyonun farkındadır, ama aradaki korelâsyonu tam tersi şekilde maddeden manaya doğru algılamaktadır.

3- Teritoryal Bakış Açısı;

Bu yukarıda geçen bireysel düşünce ve sekülerleşme ile beraberinde, modernite insana bir yeryüzü cenneti vaat ediyordu. Bir yerde kilisenin ikinci hayat için dağıttığı cennet tapularına eş değerde ama bu dünya için, tapular hazırlamıştı modernite. Bu iki düşünce beraber hayat bulacağı mekân ihtiyacı içine girecektir.

Yeni teritoryal bakış kozmopolitliğe tamamen karşıdır. Beraberinde bireyselcilikten de beslenerek bireyin ünitizasyonunu salık verir. Tek tipçilik hâkim düşüncedir. Farklılıklar ve çeşitlilik hoş karşılanmaz.

Özellikle alışıla gelen "bölge" kavramından farkı, üzerinde yaşayan insanları bir tehdit algısı üzerinden sürekli bir arada tutma çabası içinde olması (bu beraberinde bir öteki ihtiyacını doğurduğu beslemektedir) ve bunun ile beraber teritoryal olarak her şeyi sınırlandırmak istemesidir. Bu teritoryal bakış açısı kimi zaman pratikte ulus-devlet, kimi zaman ise bölgesel birlikler olarak kendini göstermiştir (Avrupa Birliği, ABD vb.).

Yukarıda saydığım üç kavramda dünya üzerinde uygulandığı bölgelere göre çeşitlilik gösterdi ise de ana hatları ile ortaya koymak istedim
Abdurrahman AGA -İstanbul 2006